19 Temmuz 2012 Perşembe
18 Haziran 2012 Pazartesi
SEMPATİ, ANTİPATİ ve EMPATİ ÜZERİNE
Bu kelimelerin hiçbirine yabancı olmadığımızı söylesek de,
anlamlarını ne kadar bildiğimiz ve yaşamda ne kadar uyguladığımız, her birimiz
için değişen değerlerde karşımıza çıkmaktadır.
Tanıdık gelen
kelimeleri “Bilmek”le eşdeğer görme
yanılgısı yukarıdaki eksiklikler eşliğinde bir araya geldiğinde, yaşanan ve
yaşatılan hatalara sebep olması da kaçınılmazdır. Bunları kabul etmeyerek
inanmak istemeyişimiz, direnmemiz, kadere sığınmamız; bizi, bilme hususunda
geciktiren ve zannettiğimiz nedenleri besleyerek görmemizi ertelettiren
unsurları barındırmaktadır. O halde önce tanımak ile bilmek arasındaki büyük
kavrayış farkını görmek gerekir. Şayet, tanıdığımız
kelimeleri “AN” lamaya, anladıklarımızı
uygulamaya taşırsak ‘bilmeyi’ deneylemiş oluruz.
Sempati, kelime anlamı olarak üzerimizde pozitif bir duygu
oluştururken; antipati de negatif bir duyguyu tetikler. İşte o zaman sempati
bize sevimli, iyi ve insanî gibi; antipati ise kötü, yaramaz ve yıkıcı görünmeye
başlar. Etrafınızdaki herkes ve her şey, yaptığınız ve yapacağınız tüm hatalara
rağmen hoşgörü gösteriyorsa, görmezden geliyorsa, affediyorsa o, sempati sahibi
biri olurken iyi insan imajını da oluşturmuş olur. Bir de çevremizde, ağzımızla
kuş tutsak yaranamadığımız bir kesim vardır ki, agresif, öfkeli, geçimsiz,
hırslı ve etrafındakileri kırıp geçiren antipatiklerdir!
Ancak ne yazık ki, bu farklı görünen iki davranışın kökeni
aynı merkezden yönetilerek hareket etmektedir. Burası içgüdülerin merkezidir. Sonuçta
sempatik görünen bir kimlikle, antipatik görünen bir kimlik arasında temelde
hiçbir fark bulunmamaktadır. Her iki davranış unsurunun kaynağı da, benmerkezcilikle
işleyen ve özgüven eksikliğine dayalı korkuların yeridir. Sosyal insan genelde “Herkes eşittir, ama ben daha eşitim!”
ilkesiyle yola çıktığı için, herkes ona hizmetle yükümlüdür(!) şartında
düşünerek tepkilerini de buna göre oluşturur. Yani her ne olursa olsun merkezde
mutlak kendisi olmalıdır.
Empati ise kişinin, kendisini karşısındakinin yerine koyarak
düşünmesi diye tanımlansa da ne yazık ki,
yanlış bir açıklamadır. Bu şekilde tanımlanan “Empati”, aynen sempati ve
antipatide olduğu gibi bir yanılsama içermekten öteye geçemez. Evrensel
bilinçte sempati ya da antipati diye bir ayrım söz konusu değildir. Evrensel
düşünceye sahip bir insana göre empati; “Olaylara
kendi gibi bakmak yerine; olayları kendisi olarak görebilmektir.” İçinde bencilce
beklentiniz olmadan yapacağınız her davranış empatik düşüncenin temelini
oluşturur.
Bu konu hayatımızın her alanında yer alan son derece önemli
ve yaşamsaldır. Anlamak için çaba harcadığımız ve hayata taşıyabildiğimiz takdirde,
başta kendimiz olmak üzere sevdiğimiz insanları anlamamızda bize ışık
tutacaktır. Empati’nin anlaşılması ve kavranması; kişi bazında yaratıcı ve
dingin düşünmeye doğru taşınabilen yeni bir bilince yönelmesine olanak
sağlayacaktır.
Kısaca sempati ve antipati duyusal kökenli; empati ise, akıl
ve duygu ilişkisinin birleştiği en az üç boyut bilgisini içeren zihinsel bir
sinerjidir.
Nimet Erenler GÜLKÖKÜ
16 Haziran 2012
9 Haziran 2012 Cumartesi
8 Haziran 2012 Cuma
6 Haziran 2012 Çarşamba
16 Mayıs 2012 Çarşamba
İNSANLIĞIN APOCRYPHA'SI
adlı eserin arka kapak tanıtım yazısıdır.
adlı eserin arka kapak tanıtım yazısıdır.
TANRIYI
TANIMAK İÇİN BİR ADIM DAHA ATMAK
Değerli okur; Dinler tarihine yapacağımız yolculuğa ait bu
ikinci kitapta; Kur’an’da da bahsi geçen Lut kavmi, Sodom ve Gomoro’nun helakı,
Adem, Nuh, İbrahim, İshak, Yakup, Yusuf, Musa, Davut ve Süleyman’ın tarihsel
izlerini, Yahudilerin kutsal kitabı Tora ve Müslümanların kutsal kitabı olan Kur’an
ile ilişkisi üzerinden incelenerek kaleme alınmış bir çalışmadır.
Kadim bir öğreti olan okültizm, doğa ve evren yasalarını
kavrama bilgisini içerir. Pekiyi tek Tanrı’lı dinlerin ortaya çıkmasının sebebi
neydi? Belirgin olarak Nuh ile başlatılan, İbrahim ile devam ettirilen ve
günümüze dek gelen tek Tanrı kavramı, gerçekte insan bilincine katkı
sağlayabildi mi? Yoksa bir tümden gelim yanılsamasına mı sebep oldu? Oysa bir
bütünü kavramak, ancak parçaları bir araya getirmekle mümkün olabilecektir.
Pekiyi bu tek Tanrı ve Tanrılar kimdi? Şayet bir Yaratıcıdan
bahsediliyor ise onu kim bilebilir? Ancak O’na yolculuk yapılabilir. Bu da
kavrayışla mümkündür. O halde, Yaratıcıyı ve Tanrı’yı ayırt etmek, ancak farkındalıkla
mümkün olacaktır.
Tanrılar da bizim gibi ete ve kemiğe bürünmüş, bize
benzemekteydiler. Onlar da bizim gibi öfkeleniyor, intikam alıyor, yiyip
içiyor, dilediğini ödüllendirip dilediğini cezalandırabiliyorlardı. Kısaca
onlar dünyanın “Efendi”leridir.. İnsan ise; bu “Efendi”lere hizmet eden
Kul’larıdır. Bir kısım Tanrılar, insanın ruhsal ve bedensel gelişimi için
aracılık ederken; bir kısım Tanrılar ise insanı, aralarında yaptığı akitle
kendine hizmet için bağladı.
İşte bu kitapla TANRIYI TANIMAK İÇİN ÇIKTIĞIMIZ YOLCULUKTA; BİR
ADIM DAHA ATACAĞIZ…
Nimet Erenler
Gülkökü
16 Mayıs 2012
15 Mart 2012 Perşembe
GAIA’NIN KIZLARINA…
GAIA’NIN KIZLARINA…
Gaia’nın kızları ve dünya kadınları; nereden geldiğinizi ve
nereye doğru gitmekte olduğunuzu bilir misiniz? Siz ki, oluşum potansiyeli
bahşedilen ve bu potansiyeli barındıran bir gücün sahibisiniz. Önce Dünya Anne var oldu ve sonra onun
kızları olarak sizler var oldunuz. Tabiatın doğası da tıpkı sizin gibi üreten
ve çoğaltandır. Ancak aynı zamanda yok edebilendir, tıpkı sizler gibi.
*Gaia, kızına dünyanın bilgeliğini ve adaletini bahşetmiş. Bu
bilgelik ve adaletin simgesi olan “ Adalet Tanrıçası” günümüzde hukukun sembolü
olarak kullanılmaktadır. Adalet Tanrıçası Themes, bilginin gücünü onurlu ve
hakkaniyetli bir şekilde tartarken bu bilgiyi güce değil adaletin eşitliğini
sağlayarak pay etmektedir.
Peki, biz bugünlerde ve bu zamanda bunun neresinde yer
almaktayız. Geleceği teslim edeceğimiz çocuklarımıza hangi bilgeliği eşit bir
şekilde dağıttık. Yoksa anne olmamızı onlara dayattık mı? Onları büyütmeyerek
kendimizi mi büyüttük? Onların yerine kalem tutmak, okul çantalarını taşımak, onların elinden
tutarak okula götürüp getirmek onları büyütmek midir? Onları çok sevdiğimiz
doğrudur, ama “bize göre”! Peki onları kendileri olduğu için mi yoksa kendimiz
için mi sevmekteyiz?
Bir muzaffer edasıyla birbiriyle yarışan anneler: Hanginizin
çocuğu diğerinden üstün? Çocuklarınızı siz doğurmuş olabilirsiniz ancak onlar
size ait değildir? Hiç kendinize sordunuz mu, adını sevgi koyduğunuz bu ilişki
gerçek bir sevgi midir?
Sevmek; onu yarın güldürebilmek için bugün ağlatmayı göze
almaktır. Sevmek; hiçbir beklenti olmaksızın onu kendisi gibi görebilmektir.
Sevmek; ona yap demek yerine davranışlarla örnek olabilmektir. Sevmek; onu
güçlü kılmaktır. Sevmek; yapamadıklarımızı onun yapmasını istemek değildir. Sevmek;
onu özgürleştirmektir. Adını sevgi koyduğumuz kavramı bir kez daha
sorgulayalım. Şayet biri bizi bu uykudan uyandırmazsa, ya da uyanmak istemezsek
gidişatın doğuracağı felaket insanlığın başına büyük bir yük doğuracaktır.
Gaia’nı kızları kötülüğe de gebe kalabilir. Kaldı da! Bu
gebelik, günlerini doldurduğunda ok yaydan çıkmış olacaktır. Artık sebep
olduğumuz ve büyüttüğümüz canavar daha çok şey isteyecektir. O zaman sırtımızda
taşıyacak çanta, yerini başka şeylere bıraktığında ve bizim bir çantayı dahi
taşıyacak gücümüz kalmadığında ne yapacağız? Ellerinden aldığımız özgüven,
cesaret, beceri, çaba, mücadele, gayret, başarı, yaratıcılık ve en önemlisi tek başına kalmaları
onları özgürleştirecek mi?
Öğrenmelerine, gelişmelerine ve büyümelerine mani olduğumuz
bu çocuklar kendilerini ne zaman ve nasıl bilecekler? Kendini bile bilemeyen biri,
hiçbir şeyi de bilemeyecektir..
* GAIA (Okunuşu “Gaya”): Dünya Ana
15 Mart 2012
Araştırmacı/ Yazar -Nimet Erenler Gülkökü
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
.jpg)