3 Nisan 2015 Cuma

Eveet  son katıldığım "Yaşama Dair" programında Tülay Yanıkoğlu Yazıciı ile kadın kadına "kadını" konuştuk...Programın içinde bir de sürpriz konuğumuz oldu... İyi seyirler..

(Canlı yayın esnasında bir iki teknik sorun oldu bu nedenle izleyenlerden şimdiden özür dileriz)


20 Mart 2015 Cuma

Mutluluk üzerine kısa bir tarif...


Ruha İnen En Büyük Darbe...

Toplum olarak ciddiye alınacak “nevrotik” bir durum sergiliyoruz. Hani neredeyse bu nevrotik durum çıldırmaya doğru dolu dizgin gidiyor. Sorunumuz sadece kadın sorunu değil! Sorun her iki çinstedir…

Geçtiğimiz günlerde “Psikeart” ismindeki derginin öncülüğünde bir dizi sempozyum düzenlendi. Başlıklar son derece ilgi çekiciydi. Tam da son günlerde artış gösteren şiddet içerikli olaylar, cinayetler, toplumun travmatik yaşamı ve bunların nedenlerini oluşturan nevrotik durumla ilgili görünüyordu. Bu sempozyuma katılmaya değer diye düşündüm ve katıldım. Sonucu baştan söyleyip ardından bu gözlemimin nedenlerini açıklayacağım: Benim için tam bir hayal kırıklığı oldu!




Sempozyumun başlığı  “Sinemada Ruhsal Travma ve Psikiyatri” başlığı altında “Ruha İnen En Büyük Darbe” idi. (Prof. ve Doç. olmak üzere) İki bayan ve iki erkek dört konuşmacı yer alıyordu. Kendi alanlarında bir yerlere gelmiş bu isimlerin literatürsel bilgilerine söyleyecek hiçbir söz yok.  Her biri sular seller gibi!  Eee, biraz da tanım ve tarifler aldık kendilerinden; Freud’un psikanalitik görüşleri ve Erich Fromm, Bourdieu, Lacon’un görüşlerinden de faydalandık. Bu psikolog ve sosyologların görüşleri arasında özellikle de insanın üreme dürtüsü ve bunların kontrolsüz dışavurumları ele alındı. Ayrıca Türk Sineması’ndan tecavüz sahnelerini izlerken bu minvalde beş altı tane sinema filmi örneğinin isimlerini de öğrenmiş olduk.

Saatler ilerlerken, inşallah ruha inen en büyük darbenin ne olduğuna sıra gelir diye bekliyordum. Fakat her konuşmacı kendine göre film seçmiş ve biz yine şiddet, tecavüz,  işkence görenler üzerinde travma şeklindeki konuşmaları dinliyorduk. Yani hep teşhis hep teşhis! Pekiyi, ya tedavi?  

Ben bu karmaşık durumu anlayamıyorum. Sanki iyi polis kötü polis oynanıyor.

İki saat boyunca dinledik, ama aslında zaten sıkıntıya neden olan sürecin tekrarlarını bilinçaltımıza yerleştirerek çıktık. Nasıl mı? Burayı biraz daha açmak istiyorum: 

Her zaman akılda kalan, en sonda olandır.  Sempozyumun son konuşmacısı olan bir Doçent,  Frida Kahlo’nun travmalarını onun yaşamı üzerinden örneklemeleriyle anlattı. Frida’nın aynaya bakarak kendisini çizmesini; kendinden yirmi yaş büyük birine âşık olarak onunla evlenmesini; aslında evlendiği kişinin çok çapkın biri olduğunu dinledik. Frida’nın bunu bile bile kabul ettiğini ve sonunda da onu, kız kardeşiyle aldattığını, dolayısıyla Frida’nın travmalarının onu nasıl sanatında tanınmış bir ressam olmaya taşıdığı ilişkilendirildi! Dolayısıyla bu sempozyum psikolojik açıdan değerlendirildiğinde ortaya çok vahim şu sonuç çıkmış oldu: 

Bilinçaltına gönderilen mesaj; “travma” varsa sanat oluşur! Ve ancak o zaman yaratıcı olabilirsiniz!..   

Oysa bu sempozyuma gitmeme neden olan konu başlığı “Ruha inen en büyük darbe” ifadesiydi. Fakat ruhun bir kez daha aynı darbeyle vurulduğunu söylemeden edemeyeceğim. Gerçekten yazık.. İyi tarafta görünen bilim temsilcileri de sağ gösterip sol vuruyorlardı.  
Bilimsel kurumlar neredeyse inandırıcılığından uzaklaşmaya başladı. Kime inanacağımızı, kime güveneceğimizi bilemez olduk. Ancak şahsi olarak bildiğim ve inandığım tek şey “insanın hep kendine güvenmesi gerektiğidir.” 

Toplum olarak ciddiye alınacak “nevrotik” bir durum sergiliyoruz. Hani neredeyse bu nevrotik durum çıldırmaya doğru dolu dizgin gidiyor. 
Şayet ciddiye alarak gereken önlemler uygulanmazsa, bu hastalıklı durum normalmiş gibi algılanacak ve bizi daha kötü günlere taşıyacak..  

Cinayetler, saldırganlıklar sadece kadına yönelik değil. Ve sorunumuz yalnızca kadın sorunu da değil. Sorunu bölerek, kutuplaştırarak bakarsak asla çözemeyeceğiz. Çünkü sorun yalnızca bir tarafta değil, her iki cinstedir. Sorun bilincin olmadığı bakış açısındadır. Soruna bütünleşik bakmamız çözüme daha sağlıklı ve hızlı ulaşmamızı sağlayacaktır.
Konudan uzaklaşmamak adına tekrar ruhun aldığı en büyük darbeye dönersek:
Elbette ki, hiçbir şey bir günde ortaya çıkmıyor. Toplumun davranışlarında ve bilincindeki değişim pek çok olgudan etkilenerek oluşuyor. Bugün geldiğimiz bu noktada iktidarın payı reddedilemez. Dinin bağnaz yönü ve bilimin de sadece maddeyi baz alarak sergilediği tutumlarını da eklersek toplamında hedef; para, iktidar ve gücün sahibi olmaktır.  İşte bunu yapabilmek için başta Amerika ve Avrupa ülkeleri olmak üzere bilim, sanat, üretim, eğitim üzerinden belirledikleri stratejiyi adım adım devreye sokarak modernleşme adı altında insanı, ruhundan söküp aldılar ve sadece maddeye yönlendirdiler. Giderek ruhunu unutan ve sadece maddeye tutunarak varlığını açıklayan insan; maddenin ruhsuzluğunda eridikçe öz sermayesi olan değerlerini tek tek satmaya başladı. Onun için amacına ulaşmak doğrultusunda her yol mubahtı! Bu ifade adeta, “yeni bir kutsal yemin gibiydi”. Dolayısıyla yalana, hırsızlığa, kaba kuvvete, saldırgan tavırlara başvurmaktan hiç çekinilmedi. Ego’lar şahlandıkça ruhun sesi duyulmaz oldu. Oysa ruh yoksa anlam da yoktur.  

Maddeye sahip olmak insanın özgürleşmesine olanak vermedi, tam tersine maddenin kölesi yaptı. İşte “ruha en büyük darbe” bu şekilde vuruldu.
“Modern insanı yaratan canavar” çık ortaya! Ve kendinle hesaplaş! Seçtiğin pop starlarla, gençliğin beyinlerini uyuşturup çaldığın ruhları sahiplerine geri ver. İnsanlığa unutturduğun onurunu hatırlamalarına ortam sun. Onların, bilinçlerini aydınlatmalarına ve ruhlarıyla buluşmalarına fırsat ver. Doğaya hükmetmeye çalışmaktan vazgeç! Onun senden daha güçlü olduğunu kabul et. Biliyorsun ki, o olmadan sen de olamazsın. Oyunun bittiğini, yenildiğini kabul etmekten başka bir seçeneğin kalmadı. Silkelen ve kendine gel! Unutma ki, senin de bir ruhun var. Ve onun ruhuna saygılı davran. Onu tüketmeyi bırak, onunla birlikte var olabileceğini hatırla. Yoksa yarattığın bu canavar seni de her şeyle birlikte yok edecektir.   

Yazar Nimet Erenler Gülkökü

nimet.erenler@hotmail.com

20 Ocak 2014 Pazartesi

                                        İMZA GÜNÜ

Nimet Erenler Gülkökü son kitabı "Bilinçteki Sıçramalar" eseri ile 15 Şubat 2014 tarihinde okuyucularıyla buluşuyor.

Yer: Alkım Kitapevi      

Kadıköy/İstanbul



19 Aralık 2013 Perşembe

Türkmakx TV 16 Aralık 2013 Her Şey Tadında programından kareler..Sunucu Jess Molho ile birlikte..



















Bilincin İzdüşümünde Rüya Olgusu

 
Tarih: 11 Aralık 2013 | Yazar: Nimet Erenler Gülkökü | Kategori: Sayı: 99
Neden rüya görürüz ve gördüğümüz rüyalar ne anlama gelir?
Rüyalar, bilincimizle bağlantılı mıdır? Rüya bir boyut algılaması mıdır? Hayat uzun bir rüya mıdır?
salvador+dali
Hayat; duyular üzerinden algıladığımız, sezgisel olarak hissettiğimiz, doğum ile ölüm arasında geçirdiğimiz sürecin bütünüdür. Bu sürecin tamamı ise gerçek sandığımız uzun bir rüyadan ibarettir. Sadece gerçek ve sanalın iç içe geçtiği bu illüzyonlar evreninde, biz neredeysek gerçeğimiz de orası olmaktadır.
İç içe geçmiş matruşkalar misali
Bir dünya var burası, bir dünya var orası
3107919294_ac32a9fb48_b
Bir âlem var neresi?
Sen kimsin? Ben kimim? Biz neredeyiz?

Bir düşünce âleminde seninle,
Bir duygu âleminde benimle,
Bir akıl âleminde bizimle
Sen kimsin? Ben kimim? Biz neredeyiz?

Bir bilincin izdüşümü,
Bir enerjinin yansıması,
Bir zihnin mucizesi
Sen kimsin? Ben kimim? Biz neredeyiz?
Her şey ve hiçbir şeyin birbiri ile olan ilişkisi misali; gerçekle sanalın iç içe geçtiği ve bütün sandığımız bir olgunun aslında başka bir bütüne ait olduğu gerçekliğini görme bilinci. İşte bu olgunun matruşkalar üzerinden anlatımı ne kadar da düşündürücü!
Tıpkı sanal sandığımız rüya ile gerçek sandığımız uyanıklık arasında yaşadığımız sanallıkta olduğu gibi!
Rüya, bizimle iç içe olan ve bilincimizin derinliklerinden bilinç dışımızı kapsayan ancak birbirinden farklı olanı yaşatan boyutlardan biridir.

Rüyalar bizim zihinsel gerçekliğimizin sanal yansımalarıdır. Ancak aynı zamanda bu sanal âlem bizim kaçamadığımız gerçeklerimizdir. Onu hatırlamayarak reddetmek, kendi gerçekliğimizle yüzleşmeyi reddetmekle aynı anlamdadır.
Rüyalar Duygu Dünyamızın Yansımalarıdır.
Rüyalar, ruhun iyeleşmesine olanak sağlayan doğal bir kaynaktır. Bu kaynağın kapatılmasına müsaade etmeyerek canlı tutmak, ruhun kendisini yenilemesine olanak sağlayacaktır. Yatağa başımızı koyduğumuz an iç dünyamızla baş başa olabileceğimiz bir zaman boyutuna uzanırız. Bu boyutun desteğiyle dışarıya karşı sakladığımız gerçekliğimiz tüm çıplaklığı ile bize görünürken, çözümler için bizden yardım ister. Ta ki, biz onu çözümleyip düzenleyinceye dek!
Şayet onu anlayıp çözümleyebilirsek,  enerji akışı tazelenerek akış rahatlayacak ve rüyanın içeriği gelişerek değişecektir.

Rüyalar; geleceğe yönelik olayları, geçmişe dönük anıları, fantazyaları, doğaüstü olayları, telepatik vizyonları, haber alma ve haber verme eylemlerini gerçekleştirdiğimiz zihinsel bir algı boyutudur.

Rüyalar Bizim Gerçeğimizdir!

Bilincimiz hangi aşamada ise rüyalarımız da o düzeyde tezahür etmektedir.  Bilinçaltı rüyaları en sık rastlanan ve en çok görünen rüya türüdür. Ve iyileşmeye ihtiyaç duyulan rüyalar arasındadır.
Şuur kanalıyla gördüğümüz rüyalar ise daha az görülen rüyalar arasındadır. Bu tür rüyalar metafizik âlemlerin algılanmasına ve oradaki bilginin şuur üzerinden bilince taşınmasına, en önemlisi de bu dünya ile öte dünya arasında bağ kurmamıza yardımcı olan rüyalardır. Aslında bu tür rüyalar rüya olmanın biraz ötesinde vizyona bürünmüş, yalnızca hisler üzerinden “AN”laşılan, kelimeye indirirken değer kaybeden rüyalar arasındadır. Bu rüyaların kendi içinde en belirgin özelliği, enerjisinin dünyasal hiçbir coşku ya da mutluluk tarifine sığmamasıdır.
Senoi halkı mutluluklarını rüyalara borçluymuş!

“Antropolog ve psikologlar 1930’lu yıllarda keşfedilen ve Malezya’nın dağlık bölgesinde yaşayan Senoi halkı üzerinde bir araştırma gerçekleştirmişlerdir. Bu topluluk yiyecek-içeceklerini paylaşan, sağlıklı, mutlu ve huzur içinde yaşayanlarıyla dikkat çekmiştir. Topluluk üzerinde yapılan incelemeler sonucunda mutluluklarını Lüsid rüyalara borçlu oldukları ortaya çıkmıştır.
Senoi halkı, sergiledikleri bu huzur ve dinginliği “Lüsid rüya ustaları”na bağlamaktadırlar. Lüsid rüya eğitimi daha çocukluklarında başlamaktadır. Çocuklar konuşmayı öğrenir öğrenmez, aileleri onlara rüyalarını anlatmalarını ve denetlemelerini öğretmektedir. Örneğin, yırtıcı hayvanlar veya ürkütücü canavarlar tarafından saldırıya uğrayan çocuklara uyandıklarında tekrar uykuya dalarak, kendisine saldıranlara onların da ölesiye saldırmaları telkin edilir. Böylelikle düşmanı yenme, cesaret ve gücü öğrenmeleri sağlanmaktadır. Senoi halkı, çocuklarına, aynı zamanda güçlükler karşısında yılmamayı, yaşamın sorunları karşısında küçülmemeyi ve korkulacak tek şeyin korkunun kendisi olduğu öğretisini aşılamayı amaçlamaktadır. Bunlarla birlikte Senoiler’in uyguladığı rüya tekniğinde tatmin duygusuna, zevklerin (uçmak, güzellikleri seyretmek vs.) olabildiğince yoğun bir biçimde deneylenmesine de yer verdikleri görülmüştür.”*
Rüyalar ve rüya bilinci üzerine enine, boyuna ve derinlemesine konuşulacak çok şey bulunmaktadır.

Konuya yönelik yaptığım uzun çalışmalar ve araştırmalarım sonucunda elde ettiğim geniş bilgiyi sentezleyerek “Bilinçteki Sıçramalar” adlı eserde derledim. Ayrıca bu eserde; arketiplerin bilincimiz ve rüyalarla olan ilişkisine değinirken bir bölümünde de gerçek rüya ve bu rüyaların analitik çözüm örneklerini yer vererek kendi rüyalarınızı anlamaya yardımcı olmayı amaçladım.
Faydalı olmasını dilerken bu eseri siz değerli okuyucularla paylaşmaktan mutluluk duymaktayım.
Bir sonraki ay buluşmak dileğiyle..
*”Bilinçteki Sıçramalar”  Nimet Erenler Gülkökü/CBN Yayınları

20 Eylül 2013 Cuma

Yoksa “Ölüm” Varoluşun Bir Başka Hâli midir?

2
Tarih: 19 Eylül 2013 | Yazar: Nimet Erenler Gülkökü | Kategori: Sayı: 96
Ölüm, maddenin hükmünün sona erdiği bir haldir. Canlılığın, bize göre (!) cansızlığa geçişidir.
Bir kişi bu dünyada bir misafir olduğunu ve gerçek geliş amacının bilincini oluşturabilirse, bu süreçler onun yapması gerekenler için doğru hareket etmesine olanak sağlar. Çünkü geride bıraktıkları sadece yaşama kattıklarıdır. Kendisi için söyletebildikleri ruhsal şuuruna katabildiği gerçekliğidir.
how-to-astral-project
Her nefis ölümü tadacaktır.
Ölüm bir son mudur,  yoksa sonun bir başlangıcı mıdır? Bu sorunun cevabı nereden baktığımıza bağlıdır.
Duyuların penceresinden bakılırsa bir yitimdir,  bir sondur.
Akıl yolu ile bakıldığında bir süreçtir.
Duygu yönüyle bakıldığında, bir vuslattır.
Evrensel bakılırsa bir döngüdür.
Ölüm, maddenin hükmünün sona erdiği bir haldir. Canlılığın, bize göre (!) cansızlığa geçişidir.

Ölüm; ruh ve bedenin ayrışması sonucu, maddenin ve ruhun ait oldukları yere dönmeleri anlamındadır. Maddesel ve süptil olan bu ayrışma bir son olmasa gerek. Şayet evren yasaları birbiriyle ilişkili devam ediyorsa ve her şey bir nedensellik prensibiyle işliyorsa; ölüm bir hâlden diğer bir hâle geçişin “oluşum halidir”.
Anladığımız şekildeki ölüm, her ne kadar bir son gibi görünse de; toprağa karışan ve ölen(!) kişiden geriye kalan beden toprakta yeniden hayat bulmaktadır. Gövdesi ile toprağa bağlı her canlı tüm elementer yapısıyla geldiği yere, toprağa dönmektedir. Ve orada yeni oluşumlar ve dönüşümlerle yaşam bulmaktadır. Öz, töz ve cevheri ne ise onu koruyarak ayrışmaktadır.
Ölüler diyarı, öte âlem, öteki dünya, ruhlar salonu, ahiret, spatyum gibi terimler ve kavramlar,  süptil enerjinin yaşam bulduğu boyutları işaret etmektedir. Yine de ölülerin ikametgâhı şurasıdır demek bizi zorlamaktadır.
Ölen bir kişi şayet bir daha bedenlenirse, aynı beden üzerinden gelmesi mümkün görünmemektedir. Çünkü evrende teklik yasası işlemektedir. Teklik yasası ile benzerlik durumu karıştırılmamalıdır. O halde ölüm dediğimiz şey; sadece “o hâle” ait olan tekliğin sona ermesi anlamına gelebilir mi?
Ölüm, düşsel bir yolculukta zihnin bir salını mı olabilir mi?

imagesCAQS253X
Belki de bin yıllardan beri  “Aşağısı nasılsa yukarısı öyledir.” ifadesi, hep bu ilişkiyi kurmak için söylenmiştir.
Şamanlar ölümü; ruhun “uçmak”a varması ve bir vuslat olarak tanımlamışlardır.
Ölenden geriye kalanlar ise yalnızca bıraktığı anılarıdır!
Mısır hyerogliflerinde, ölünün üzerinde bir kuş tasvir edilmektedir. Bu kuş ölenin ruhunun göklere çekileceğini ve ruhun ait olduğu yere gideceğini işaret etmektedir. Bu kuşun adı “ba”dır. Ba’nın iletişim gücü ölünün anımsadıklarından gelmektedir. Yaşantısının toplamıdır ve temsil ettiği kişinin her şeyini ayrıntılarıyla bilmektedir. Bu noktada “Ba” dünyasal bilincin ruhsal bilince taşınmasını işaret etmektedir.
Ölerek bu âlemden geldiği yere göç eden ruh, yaşamakta olan yakınlarının duyu merkezleri üzerinden dayanılmaz bir kayıp ve bir yok oluş olarak algılanır. Ölenin anıları canlandıkça, ona bir daha yakın olamayacağı gerçekliği acısını körüklemektedir. Artık bu acı giderek ölene değil, kendi kaybından kaynaklanan acıya dönüşmektedir. Onsuz geçireceği günlerine yanacaktır. Bu duyuların isyanından başka bir şey değildir. Ölene bu acıyı yansıtmak büyük bir sıkıntıdır. Oysa ölen için gereken şey, onu özgür bırakmak ve uğurlamaktır. Bu olayı yaşamımızda şu örnek üzerine açıklayalım: Bazen rüyada birine sesimizi duyurmak isteriz de bir türlü o sesi çıkaramaz, dolayısıyla duyuramayız. Sesi bir türlü duyuramamak bize tarifi zor bir sıkıntı yaşatır. En sonunda kan, ter içinde uyandığımızda bunun bir rüya olduğunu anlarız. Fakat uyansak da geçirdiğimiz bu süreç bizi son derece etkilemiş ve bu etki bir süreliğine de olsa devam etmektedir.
İşte ölen bir kişi için biz ne kadar ağlayıp isyan etsek de o, bizi duyacak ancak biz onu bir türlü duyamayacağız. Çünkü tıpkı rüyada olduğu gibi boyut farkı söz konusu olmaktadır. Onun sesini duyabilmemiz;  bizim frekansımızın onun frekansı ile aynı dalga modunda olma hâlinde mümkün olabilecektir.
athena_b
Baba, oğul ve kutsal ruh üçlemesinde; ruhun ata babadan, oğul üzerinden silsile yoluyla devamlılığını sembolize eder. Bu döngüde ruh ölümsüzlüğünü kanıtlarken, yeni bedenlerde yaşam bulur ve tekâmülüne devam eder. Bize göre bakıldığında ise, o artık başkalaşmıştır.
Ruh dünyaya gelmeye karar verdiği gibi ölüm zamanına da karar verebilir. Ölüm bilinci yaşam içinde ne kadar anlaşılırsa, yaşamla orantılı olarak o derecede anlam bulur.
Örneğin; bir kişi bu dünyada bir misafir olduğunu ve gerçek geliş amacının bilincini oluşturabilirse, bu süreçler onun yapması gerekenler için doğru hareket etmesine olanak sağlar. Çünkü geride bıraktıkları sadece yaşama kattıklarıdır. Kendisi için söyletebildikleri ruhsal şuuruna katabildiği gerçekliğidir.
Hayat; doğup, büyüyüp, erginleşip, olgunlaşıp (üreyip), yaşlanarak ölmekle biten sürece verilen isimdir. Yaşam ise bu sürece katabildiğimiz anlamdır.
Her birimiz bu dünyada misafir olduğumuz gerçeği ile vakti geldiğinde gidecek birer yolcuyuz. Fâni olan bu dünyada ölümsüz olan ruhtur.

Ölümsüzlüğün sırrı belki de aslolan ruhu bilmekte saklıdır.

Bir sonraki ayda yeni bir başlıkta buluşmak dileğiyle…