14 Ocak 2012 Cumartesi


Röportaj: Hale Karaarslan | Sayı 67 | Nisan 2011
Kur’an-ı Kerim’in Apocrypha’sı
Nimet Erenler Gülkökü ile Söyleşi
Yazar Nimet Erenler Gülkökü’nün, Kur’an-ı Kerim’in Apocrypha’sı kitabını okuduğumda, bu kitabı İndigo Dergisi okuyucusuyla buluşturmak isteme sebebim, kitabın Kur’an’ın önemli ayetlerine yer vermesi ve Kur'an'ı okumak istedikleri halde okuyamayanlar ya da anlamayanlar için iyi bir başlangıç kitabı olacağını hissetmemdi… 
Yazar, İslamî geleneklere yabancı bir kültürde büyümüştür. Buna rağmen İslamiyet ve Apocrypha adlı bir sunum araştırması sırasında Kur'an'ı incelemek amacıyla okurken; ayetlerin gizlenmiş, üzerlerinin örtülerek çarpıtılmış olduğunu gördüğünde bunların anlaşılabilmesi için ''Kur'an-ı Kerim'in Apocrypha'sı'' adlı kitabı yazmaya karar vermiştir. Dolayısıyla, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmanın topluma bir katkı sağlamayacağı düşüncesiyle yola çıkmıştır. 
Röportaj: Hale Karaarslan

Nimet Erenler Gülkökü kimdir?
“Kim” ifadesi belirsizlik, bilinmezliği içeren anlamında olduğuna göre,  bu sorunuza cevap vermem hem çok kolay hem de çok zor. Ancak, her insanı karakterize eden özellikleri olduğu gibi beni de karakterize eden birtakım özellikler var. Bunu şöyle ifade edebilirim: Öğrenmeye, bilgiye ve bilmeye olan, neredeyse tutku diyebileceğim ölçülerde bağlılık ve bunlardan yola çıkarak gelişmek. İşte görüldüğü gibi bu açıklama hakkımdaki belirsizliği ortadan kaldırmaya yetmedi. O zaman “kim olduğum”, hakkımda söyletebildiklerimdir diyerek noktalayalım. 
İlk kez bir kadın olarak Kur'an üzerine bir kitap yazdınız. Bu, İslâm toplumunda çok alışık bir durum değil. Siz, İslâm düşüncesinin neresindesiniz? 
Aslında İslâm'a yakın bir aile kültüründe büyümediğimi söyleyebilirim. Bu nedenle İslâm kültürünün dışında Şamanik kökenli Alevî kültürden gelmekteyim. Ancak dinler tarihi geçmişi anlamak adına oldukça önemlidir. Her konuda olduğu gibi, fikir sahibi olmadan önce bilgi sahibi olmak gerektiğini düşünenlerdenim. O nedenle ilgilendiğim Ezoterizm ve bu konudaki araştırmalarım dolayısıyla sağladığım birikimim “Kur'an-ı Kerim'in Apocrypha'sı” adlı kitabı yazmama kaynak oldu. Aslında Kur'an üzerine bir kitap yazmayı hiç düşünmemiştim, ancak yolculuk beni buraya taşıdı! 
Din ya da dinler hakkında ne düşünüyorsunuz?
Yukarıda da belirttiğim gibi insanlık tarihinde dinlerin büyük bir önemi vardır. Din aslında zirve, uç demektir. Fakat dinler tarihini araştırdığımızda; dinin, “İnsanlığa” zirve yaptırması -geliştirmesi- gerekirken tam tersine gerilettiği görülmektedir. Burada ayırdedilmesi gereken ince bir nokta vardır: Din, gerçekten evrensel bir bilgiyi içinde barındırırken; günümüzden yaklaşık beş – altı bin yıl önce tersine işletilerek düşürülmüş, amaç araca dönüştürülmüştür. İnsanların ruhsal benliklerine ait olan, aslına rücû etme hissiyatları ise dinin cazibesini beslemiştir. Bu sorunuzun detaylı cevabı kitabın son bölümünde ele alınmıştır.
Kitabınızdan birkaç cümleyle bahsedecek olsanız, neler söylemek istersiniz? Bu kitabı yazmak isteme düşüncenizi paylaşır mısınız? 
Toplumumuzda çoğunlukla inanca dayalı bir kabullenme geleneği söz konusudur. İnsanlar, inandıkları şeylerin nedenlerini sorgulama ihtiyacı duymadan, İslâm'ın beş şartını yerine getiren her müslümana cennetin kapılarının açılacağını düşünürler. İşte bu bir yanılsamadır. Pekiyi, Kur'an'da da geçen sorgu melekleri öte âleme geçmiş birine, “kendin için ne yaptın?” sorusunu sorduğunda verecek cevabı hazırlamış mıdır ya da cevabı biliyor mudur? Bu yalnızca bilmekle mümkündür. Sorunuzla bağlarsak; Kur'an'ı okumak istedikleri halde anlamayanlar için iyi bir başlangıç kitabı olacağını düşünüyorum. Hatta Kur'an'ı okudum, anladım diyenler için dahi farklı bir görüş açısı sunmaktadır. Zaten okuyucudan gelen ifadeler de bunu doğruluyor. Yıllar önce Kur'an'ı okumak istediği halde anlayamamış biri olarak bugünkü birikimimle şunu söyleyebilirim: Kur'an'ı karmaşık ve anlaşılmaz kılan en önemli husus, birbiriyle çelişen ayetlerin arka arkaya yazılmasıdır. İşte bu durum kişide de çelişki yarattığı için özellikle Kur'an'ın anası olan kozmik ayetlerin anlaşılmasına mani olmaktadır. İşte, kitabın ismi de bu nedenle “Apocrypha” olarak belirlendi. “Apocrypha”gizlenmiş, saklanmış, üstü örtülmüş demektir.
Kitabınız 2010 Aralık ayında yayınlandı, okuyuculardan geri dönüşler nasıl?
Tam düşündüğüm sonuçları almaktayım; yavaş, ancak sağlam. Genel yaklaşımlara dair şu cümleler dikkat çekici: Çok farklı açıklamalar; birçok sorumun cevabını bu kitapta buldum; ayetleri nasıl bu kadar özenle ve dikkatli seçebildiniz; çok kolay okunuyor; kitap, insanı adeta içine çekiyor gibi. Eleştiriler de var tabii, şöyle ki; daha kitabın ilk sayfasını açtıklarında, neden Peygamber Efendimize (SAV) kullanılmadı  diyerek tepki verenler!
‘Kur’an-ı Kerim’in Apocrypha’sı’nı kimler için yazdınız? Belli bir hedef kitleniz var mı?
Bu kitap hiç bir “izm”in değil, yalnızca kendi “izm”inin peşinde olan herkes için kaynakça niteliğinde bir kitap olarak hazırlandı. 
Kitabınızda (Kur'an-ı Kerim'in Apocryha'sı) Kur'an'ı, kendi ayetleriyle açıklayarak mı yorumladınız? Aynı zamanda bir yorum kitabı diyebilir miyiz? Ve yorumlarınızda faydalandığınız kaynak vs. var mı?
Evet, Kur'an'ı; kendini, kendi ayetleriyle açıklayarak yazılmış yorum kitabı diyebiliriz. Kitabın alt başlığında da buradan esinlenilmiştir (Kur'an'a Dair Bir Ta'likat). Faydalandığım pek çok kaynakça oldu. En başta Sümer çivi tabletleri olmak üzere Maya kodeksleri, çeşitli mitler, Sembolizm, bilimsel makaleler ve Nasa raporları gibi. Ayrıca en önemli ana kaynaklarımdan biri ise, kitapta zaman zaman bahsettiğim ve birebir kendi ifadelerini aynen aktardığım Zen Ustası'ndan almış olduğum ezoterik öğreti ile bu öğretiden çıkardığım sentezdir.
Size göre Kur’an yoruma dayalı yazılmış bir kitap mı? Ve niçin Kur’an düz bir şekilde okunamıyor, verilmek istenen mesajlar bu yolla niçin direkt verilemiyor? Ya da Kur’an, nasıl okunacağı ve yorumlanacağı ile ilgili bilgilendirme yapıyor mu?
Sorunuz çok güzel, teşekkürler! Yoruma dayalı değil, hatta bazı âyetlerde hiç bir şekilde sorgulanmaması gerektiğinin mesajı verilir. Bu minvalde bakıldığında, adeta kastedilerek üstü örtülmüş, anlaşılması zorlaştırılmış gibi görünüyor. Şayet amaç Kur'an'ın anlaşılması olsa idi buna gerek olmazdı. Anlaşılmasının istenmemesi ise bilginin güce dönüştürülmesine götürür. Sonuçlar ortadadır!
Kur'an'ı eline alıp, şöyle bir okumuş ve biraz da kulaktan dolma bilgilerini paylaşan pek çok insan görüyoruz. Bunu önlemek için neler yapılabilir? Kitabınızda bu anlamda bir yol gösteriyor musunuz? 
Şayet okuyucu bu kitabı tercih ederken; önyargılardan uzak, yalnızca anlamak için başvuracağı bir kitap olarak tercihini kullanırsa çok önemli bir bilgi kaynağına da ulaşmış olabilecektir. Ancak herkes kendi akıl, izan ve marifeti çerçevesinde bir sonuca ulaşacaktır. Kulaktan dolma bilgiler eksik, çarpık ve yetersiz olabilir. Ayrıca kimse “Kur'an-ı Kerim'in Apocrypha'sı” adlı kitabın her yazdığını kabul etmek zorunda değildir. Özgür iradesini ve aklını kullanarak başka kaynaklardan da araştırma ve karşılaştırma yaparak edindiği bilgileri kendileştirme hakkını kullanarak, çok daha sağlıklı bir sonuca ulaşacaktır. Bunun altını özellikle çizmek isterim. 
“Sen ve Kendin” ilişkisi; “Her benlik, yanında bir güdücü, bir de tanık olduğu halde gelir.” Kur'an'ın Ankebut Suresi'nde. Güdücü ve Tanık ile kastedilen kimdir? Sen-Kendin ilişkisi ile ilgili, Kur'an'dan; “Seni / Sana okutacağız da unutmayacaksın.” (A’la/6) suresiyle ‘Kendini bil, kendini tanı’ ya da Yunus Emre’nin “Bir ben var, benden içeri’ sözlerinden de yola çıkarak, kendimizi tanımaya nereden ve nasıl başlanmalı yorumlayabilir misiniz kısaca?
Kur'an'da yer alan güdücüde, her insanda var olan güçlü yaşama arzusunu barındıran içgüdü kastedilmekte. Ya da içgüdülerin biraz daha rafine hali olan “Ego”nun kastedildiğini de söyleyebiliriz. Tanık ise, her insanda var olan ve onu kendisi yapan şey. Bir başka açıdan Sen ve Kendin ilişkisidir. İnsanın kendini bilmesi çok kadim bir öğretidir. Mısır'daki Keops pramitinde inisiyasyon eğitiminin verildiği ana giriş kapısında ''Kendini Tanı'' ya da  ''Kendini Bil'' yazdığı belirtilir. Bu inisiyasyon bilgisi Hermes tarafından kullanılmış, böylelikle unutturulmamış bir bilgidir. İşte, bir diğer anlamı da “Kelâm-ı Kadîm” yani “Kadim Sözler” anlamına gelen Kur'an-ı Kerim, bu eski sözlerin bir hatırlatmasıdır. Kur'an, ''Biz, size bu bilgiyi yeniden hatırlayasınız diye indirdik'' der. O halde kendinizde olanı bilerek bunu farkındalığa taşıdığınızda unutulmasının söz konusu olamayacağını anlatmaktadır âyet. Bu bölümü açabiliriz ancak çok uzayacaktır. İlgilenenler için detaylar kitapta mevcuttur. Kendimizi tanımak için nereden başlamak gerektiği sorunuza gelince: Çok basit, aynı zamanda çok karmaşık! Örneğin, sadece hissettiğiniz şekilde ve içinizdeki sesi dinleyerek ''Ben kimim?” sorusunu sormaya başladığınızda, bu yol sizi mutlaka kendinize götürecektir. Tabii ''Ben oynamıyorum!'' seçimini her an kullanabilirsiniz.
İçimdeki erkek - İçimdeki kadın, ‘eril-dişil’ içimizdeki eril ve dişil yön ile ilgili olarak; “Allah size kendi benliklerinizden eşler nasip etti” (Nahl/72) suresiyle ilgili yorumunuz nedir?
Her kadının içinde bir erkek, her erkeğin içinde de bir kadın vardır. İçinizdeki eril yön aklı, dişil yön ise sezgilerinizi temsil eder. Bir kadın, içindeki erkeği keşfedebilmek için cesaretli, kararlı ve savaşcı yönünü karşısındaki erkekten beklemek yerine kendindekini farkedip kullanabilirse; bir erkek de içindeki kadını anlamak adına sezgilerini keşfederek yaratıcı, koruyucu, şefkatli yönlerini geliştirirse; bu her iki kimlik, önce kendi içindeki bütünlüğe ulaşır ve özgürleşirler. Özgürleşen kadın ve erkeğin kendilerini yansıtmasında birbirleri üzerinden değil, öncelikle kendileri vardır. Buna rağmen birliktelik devam ediyor ise, artık o birliktelik “Bağımlılık değil bağlılıktır!”. Çiftler arasındaki şiddetli geçimsizliklerin temelinde ise kendi içindeki karşıt cinsini keşfedememiş, dolayısıyla kendindeki eksiği ancak karşısındakinden isteyerek tamamlayacağını sanan bir bilinçsizlik hali vardır.
''Allah size kendi benliklerinizden eşler yarattı.'' ifadesi ise çok daha derin bir anlam içermektedir. Kısaca: Önce ruhlar vardı ve ruhların cinsiyeti yoktu. Sonra bu ruhlar ikiye ayrıldılar, fakat bu ayrılmada kendi içlerindeki bütünlük korunmaktaydı. Böylelikle biri diğerini kavrayabilecek ve bu yol onları 'Bir'leşmeye taşıyacaktır.
Kur'an'da yer alan; “Kendisinin ilahi olarak kendi duygu ve arzusunu almış kişiyi gördün mü? Allah onu bir ilim üzerine saptırmış, kulağı ve kalbi üzerine mühür basmış, gözünün üstüne de bir perde çekmiştir…(Casiye/23) suresine göre aslında insan tekamülü için bir çeşit oyun mu oynuyor? Ve oyunda uyanması, görünenin ötesindekindekini görmesi için kendine mi uyanıyor?
İşte bu ve benzeri ayetler kozmik ayetlerin dışındaki ayetlerdir. Kafaları karıştırmaması için bu ve benzer âyetlere açıklama getirmenin sağlıklı olmayacağını düşünüyorum. Dikkat edilirse âyetin içeriğinde anlam var gibi ancak adeta bilgi güce dönüştürülmüştür. Böylelikle sorunuzda üstü örtülmüş âyetlerden bir örnek vermiş olduğunuz için tekrar teşekkürler.
Kitabınızdan yola çıkarsak, size göre tekâmül değişim değil, dönüşüm sanırım… Tekâmül yalnızca insanlar için midir?
Evet ruhsal tekamül bir “Ref” olma halidir ve bir gelişmedir. Gelişim olmazsa tekâmül de olamaz. Çünkü değişim bir süreci anlatırken; tekâmül, yücelişi getiren bir olgunlaşma hali ya da başka bir ifadeyle sentezdir.
Reenkarnasyon ile ilgili olarak; De ki, ortak tuttuklarınız içinde, yaratışa başlayan, sonra, yarattığını çevirip bir daha yaratan kim var?” De ki, “Allah! Yaratışı başlatır, sonra onu çevirip yeniden yaratır. O halde, nasıl oluyor da başka bir yöne döndürülüyorsunuz?” (Yunus/34) ayeti ile, “…Siz ölülerdiniz, o sizi diriltti. Sizi yine öldürecek ve sonra diriltecektir. Nihayet O’na döndürüleceksiniz.” (Bakara/28) ayetleri ile anlatılmak istenen nedir?
Bu ayetlerin önemi şudur: İslâm'da yok sayılan enkarnasyon düşüncesine Kur'an cevap vermektedir.
Sanal-Gerçek, Gerçek-Sanal ilişkisi konusunu ele almışsınız ve soruyorsunuz biz de size soralım; ‘Pekiyi, tartışmasız olarak gerçek; yaşamak mı, yoksa ölümden sonrası mıdır?
Nereden bakarsanız o kadarını görürsünüz! Yaşamak dediğimiz şey ölüme göre; ölüm dediğimiz şey yaşama göredir. Şeyet birini diğeriyle ayırarak bakar isek bütünü kaybederiz. Oysa öyle bir noktadan bakabilmeliyiz ki, bütünü görebilelim. O halde biri diğerindedir, iç içedir dersek ve her ikisini buluşturabileceğimiz noktanın da zihin olduğunu söylersek yeterli olur mu?
Size göre; Kur'an'daki 21. (Enbiya suresi) “Yaklaştı insanlara hesapları! Ve onlar ise hala gaflet içinde yüz çevirip durmadılar.”, “Rablerinden kendilerine ulaşan, söze bürünmüş her yeni öğüt ve hatırlatmayı anca eğlenerek dinliyorlar.” (Enbiya/1-2) Suresi, Mayalar’da anlatılan 2012’ye benzer bir yok oluştan mı bahsediyor? Sizce 2012 gerçekten yaşanacak mı?
Mayaların 2012 anlatımını bütünleyen ayetler “Sur” ile ilgili olanlardır. Yukarıdaki ayet ise uyarı niteliğinden çok korku psikozunu çağrıştırmaktadır. Evet, elbette bu döngü geçmişte de oldu; şimdi de oluyor; gelecekte de olacaktır. Ancak birileri uyuyor ise siz onu uyandıramazsınız.  Uyanmak istiyor ise, talep şartı gereklidir. Yani Kur'an'ın kozmik ayetlerine göre zorlama yoktur.
Kitabınızın 190'ıncı sayfasında Dünya'nın eksen kaymasından bahsediyorsunuz. Bu konuda Kur'an'la nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?
Kitapta eksen kaymalarına örnek olarak Hanok'un kitabından örnek vermiştim. Kur'an'da eksen kaymalarına dair net bir açıklamanın yer almadığını düşünüyorum. Buna rağmen kıyamet alametlerine dair ayetlerde konuya ait bazı ipuçlarına rastlayabilirsiniz.
Geçtiğimiz günlerde Cumhuriyet Gazetesi'nde sizi konu alan makalede, Kibele ve Kıbâle enerjisinden bahsetmişsiniz, biraz açar mısınız bu iki farklı enerji ifadenizle ne anlatmak istiyorsunuz?
Kadın doğası gereği hem var eden hem de yok eden bir güce sahiptir. Şeyet bu güç dişil bir enerji “Kibele” olarak kullanılıyor ise; yani hırs, istek, arzu, tutku, nefret, öfke, üreme ve tüketmek üzere hep alma hesapları yaparak yaşıyor ise, kendini ve her şeyi tüketeceği sonucunu doğurur. Şayet bir dişi kendisini “Kadın” kavramına taşıyabilmiş ise; dingin, sakin, gelişen, geliştiren, çoğalan ve var ederek dönüştürücü bir enerjiyi kullanmaktadır. İşte bu enerjinin temsilcisi, başhemşire Ninhursag'tır (Kıbâle). Dünya, “Kıbâle” (hemşire) bilincinden  “Kibele”ye, oradan da Afrodit'e  kadar düşürüldü. Dünya ancak “Kıbâle” bilinci ile kendi yaralarını sarabilecektir. İşte bir dişi ve bir kadın arasındaki fark da burada saklıdır.
Kitabınızda birinci kitabın sonlarına gelince diye bir ifade kullanıyorsunuz? İkinci kitap gelecek anlamına gelir ise; bu ikinci kitabın konusu ne üzerine olacak?
Dinler tarihinde “Tora” üzerine bir çalışma yapmaktayım. Orada da ilginç noktalar var.
Nimet Hanım, böyle bir kitabı yazmak isteme gönüllüğünüz, tüm araştırma ve çalışmalarınız doğrultusunda insana tuttuğunuz ışık ve gönül için size çok teşekkür ederim. Kitabınızla ilgili olarak, İndigo Dergisi olarak yaptığımız söyleşimiz için ayrıca teşekkürler…
Ben de size teşekkürler diyorum. Kitabı okumuş biri olarak sitayişkâr ifadenize ve bilgi paylaştıkça büyür şartındaki katılımınıza, ayrıca teşekkürler…

(Bu ropörtaj http://www.indigodergisi.com adresinde yayımlanmıştır.)

Kuran'ın gizemlerini anlattı !

Kuran'ın gizemlerini anlattı !
"Kuran-ı Kerim'in Apocryphası" kitabının yazarı, HABER3.com'a konuştu, Kur'an'ın bilinmeyenlerini anlattı...
HABER3 ÖZEL RÖPORTAJ
Ebru Eğinlioğlu


Her röportajım benim için yeni bir dünya, yeni bir bilgi demek. Her konuğum bu açıdan çok önemli.

Ancak Nimet Erenler Gülkökü yani; “Kur’ an-ı Kerim’ in Apocrypha’sı”nın yazarı.

Sümer tarihinden, dinler öncesi dönemden başlayıp Kur’ an-ı Kerim’ e kadar olan kutsal kitapları araştırmış, yaklaşık 10 yıla varan araştırma süresinde de, çok çeşitli kaynaklara dayanarak, Kur’ an’ da geçen gizli sırları gün ışığına çıkartmış.

Pek çok kişinin düşündüğü ama dillendiremediği konulara değinmiş. Kitap kapağından, sonuna kadar pek çok sır ve anlamla yüklü.

İnanmak, inanmamak, beğenmek, beğenmemek tabii ki sizlerin en doğal hakkı.

Araştırmacı yürek ve zihinlere bir anlam ifade etmesi dileğiyle...


Önce bu kitap ilk kitabınız mı? Neden böyle bir kitabı yazdınız? Niye ihtiyaç hissettiniz?
Evet, ilk kitabım. Aslında Kur’an’a dair bir kitap yazacağımı hiç düşünmemiştim. Çünkü şamanik kökenli bir aileden geliyorum. Babaannemin güneş ve doğayla ilgili öğretileri, her sabah güneşi selamlaması ve doğayla olan ilişkisinin etkisinde büyüdüm. Aynı zamanda Alevi’lerde, ocak kültürü de çok önemlidir. Bu şu anlama gelir: Geleneğe göre “ocak” sahipleri; bilginin taşıyıcısı, koruyucusu ve aktarıcısıdır. Sanıyorum, ocaklı bir s0ykökten gelmenin izlerini de taşıyorum. Düşüncelerimizde Alevilik anlatılmaz, yaşanır. Dolayısıyla İslâm geleneğinden uzak bir kültürdür. Ancak; insanın içinde bir arayış vardır ya.. Ben de işte yıllarca böyle bir arayışın içinde oldum. Yaşamın yalnızca yemek içmek, giyinmek, uyumak, mal mülk sahibi olmaktan ibaret olmadığını düşünenlerdenim ve dünyaya gelmemizin bir anlamı olduğu inancındayım. İşte bu düşünceler beni araştırmaya yöneltti. Ayrıca yaşamımda en az babaannem kadar önemli olan ve beni yetiştiren Zen ustasına sonsuz şükranlarımı ifade etmeyi bir borç bilmekteyim. Kitabımda zaman zaman kendisinin ifadelerine yer verdim.

1.20110822115539.jpg

Kadim Bilgiler derken, bunlar dinsel mi, yoksa Şamanik bilgiler miydi?
Kadim bilgiler dediğimiz zaman; günümüzde unutulan, doğaya ait ve evrensel olan bilgilerdir diyebiliriz.

Peki, içimdeki arayış çocukluğumdan başladı dediniz. Neydi bu sorular? Kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum, şeklinde miydi?
Aynen öyle, öncelikle insanın dünyaya gelmesinin bir amacı olduğunu düşündüm. Yaşam benim için yemek, içmek, üremek değildi. Bunun ötesinde de bir şeyler olduğunu hissediyordum. Uzun yıllar sonra bir Zen ustasıyla karşılaştım. Aslında farkında olmadan ifade ettiğim bazı cümlelerin açılımını onda görünce bunları irdeledim. Yaklaşık 10 yıldır Zen disiplini öğretisi içinde öğrenirken öğretiyor, öğretirken öğreniyorum. Bir gün bana teklif edilen bir sunum konusu nedeniyle, araştırmalarımı daha sağlıklı yapabilmek üzere Kur’ an-ı Kerim’i okuma gereği duydum. İşte o zaman çok etkilendim. Çünkü, öğrendiklerimle Kur’an’ın üstü örtülü ayetleri çok örtüşüyordu.

İlk ne zaman okudunuz?
Yaklaşık 3 yıl önce. İşte o günlerde Kur’anın içeriğinin ne kadar bilinmediğini düşünerek bu kitabı yazmaya karar verdim.

Apocrypha kelime anlamı olarak nedir?
Grek dilinde üzeri örtülmüş, gizlenmiş bilgi demektir.

Giz veya sır da denebilir o zaman?
Evet, halktan gizlenmiş bilgilerdir.

Böyle bir kitabı yazmak cesaret işi ama siz mutlaka çok sâfiyane duygularla, insanlara kendi tecrübelerinizi anlatmak istediniz. Hangi kaynaklardan yararlandınız?
Kitabın arkasında belirttiğim kaynaklar ve yıllara dayanan birikimlerim diyebilirim. Yüzlerce kitap okudum ve halen de okumaktayım.

Sezgilerinizi de kattınız mı kitaba?
Zaten Zen disiplinin içinde, sezgilerinizi kullanabilme yeteneği de vardır.

Peki, şöyle bir paragrafla başlayalım. Putlarla ilgili bir ayeti ele almışsınız; ‘’Muhammed’ in, Kâbe’deki putları yıktırmasına rağmen köklü Arap geleneğinin günümüze kadar devam ettiğini söylemek, abartılı olmasa’’diyorsunuz. ‘’Kâbe ziyareti başta olmak üzere, Hacer-ül Esved’e gösterilen aşırı bilinçsiz ilgi, müze ve camilerde sergilenen “Sakal-ı Şerif”ler, çeşitli anıt ve mozoleler, türbeler, erenler, yatırlar v.s kutsal emanetler üzerinden uygulanan inanç istismarları!’’ diye de devam ediyorsunuz.
Evet, kitabın içinde putlara dair bir bölüm de var. Burada zarf ve mazrûf ayrımı söz konusudur. Yani şekilde kalmak veya özde olmak. Burada bir mesaj var aslında. Yani şekle mi tapınacağız, yoksa özü mü anlayacağız?

Peki, o öze gitmek için şekilden geçmek gerekmiyor mu?
Hayır, o şekildir sadece. Yani Muhammed’ in sakalının insanın farkındalığına katacak hiç bir anlamı yok. Oysa Kur’an, içerisinde çok öz bir bilgiyi içerir. Kalanı da tekrarlardan ibarettir.

Oralara geleceğiz. Bu put konusunda türbelerde, insanlar dua ediyorlar. Oradaki yatan kişiden Tasavvuf lisanı ile Zat’tan. Belki yanlış olan, Yaratan’dan değil de, oradaki kişiyi sembolleştirmek, yani sizin deyiminizle putlaştırmak değil mi?
Evet. Bakınız, inanç iyi bir şeydir. Ancak, toplumda anlaşıldığı şekilde değildir.
Bence inanç şudur: Araştırırsınız, soruşturursunuz, aklınızın ve marifetinizin sınırlarına kadar geldiğinizde; artık daha ileri gidemiyorsanız, geldiğiniz o nokta inanç noktasıdır. Oysa insanlar, çoğunlukla Kur’an’a okumadan inanıyorlar.

1.2.20110822115539.jpg

Çünkü bu bizim doğumumuzla gelen bir şey değil mi. Müslüman bir ülkede yaşıyor, yine Müslüman bir ailede yaşıyor, doğuyor ve ölüyoruz. Otomatikman Müslüman olarak doğuyoruz zaten. Bir seçim olmuyor.
Size katılıyorum Ebru Hanım. Ancak yine de, sorgulamadan kabul ettiğimiz inanç hakkında bir şey bilmiyorsak, bize nasıl katkısı olur diyorum?

Peki, inancın pozitif bir etkisi yok mudur insana?
İnsan, inanç sayesinde ulaşmak istediği düşüncesine yakınlaşır, farkında olmadan bir kanal oluşturur. Ama bu durum aslında kendi yarattığı enerjisidir. Bunu ancak çok çaresiz kaldığında kullanır. Oysa bunu, aynı zamanda yaşamının her alanında kullanabilme yeteneğine sahiptir. Birinci örnekte, istediği şeyi bilinçsizce ve yalnızca içgüdüleriyle gerçekleştirirken, ikinci örnekte bilinçlilik söz konusudur.

O zaman bir zararı yok faydalı bile denebilir?
Bakış açısına göre değişir diyorum.

Benim en çok önem verdiğim bilginiz; Kur’ an içerisindeki bir kısım ayetlerin kesin olduğunu, bazılarının ise şüpheli olduğunu söylüyorsunuz, bu ne demek şimdi?
Şöyle söyleyeyim; kitabımda, aslında “şüpheli” ayetlerin üzerine fazla düşmedim. Bu “şüpheli” ayetler üzerinde duran başka yazarlar da oldu. O ayetlerin üzerinde o kadar çok duruldu ki, ortaya anlamsız bir yorum karmaşası çıktı!

Asıl olan; Sümer çivi tabletlerinin, Kur’ an’ı anlamada çok büyük katkı sağlamasıdır. Turan Dursun bu bilgiler çerçevesinde bir kitap çıkarmıştı, biliyorsunuz. Ardından İlhan Arsel de onu takip etti ve şüpheli ayetleri kendilerince konu ettiler. Ancak ben diyorum ki; Kur’an’da yer alan şüpheli ayetler yerine, Kur’an’ın özü olan ayetlerin incelenmesinin insanın farkındalığına muhakkak bir şeyler katacağıdır.

Dinler, özünde bugünkü bilime kaynaklık edecek kadar güçlü bir bilgiyi içerir. Zaten din “zirve” demektir, ancak özünden giderek uzaklaştırılıp şekle dönüştürülmesi de insanlık için trajik bir kayıptır.

Bu söylediklerinizden şunu mu anlamalıyız. Kur’an’ın içinde bilime dayalı ayetler vardır ama aynı zamanda şüpheli ayetler de mi oluyor?
Size şöyle bir örnekle cevap vereyim: Muhammed, eşlerinden biriyle evlenirken gerdeğe girmesi gerekiyor ve gelen misafirin geç vakte kadar oturması hoşuna gitmiyor. Ve ertesi gün bir ayet geliyor; Ey inananlar Muhammed’ in evinde böyle özel günlerde onu çok meşgul etmeyin mealinde. Şimdi aklın yoluyla baktığınızda bir Yaratıcı böyle bir ayet indirir mi? Bu arada Tanrı ve Yaratıcı arasında da fark vardır. Onu da belirteyim. Tanrı kelime kök anlamı olarak efendi demektir. Yaratıcı; tüm evreni yaratan güç demektir. Yani Tanrı ve Yaratıcı da karıştırılıyor.

Peki, o ayeti nereye koyuyorsunuz?
Şüpheli ayetler bölümüne. Kitapta bahsettiğim ve Kur’an’da da gördüğüm; “O yaman aldatıcı sizi ALLAH ile aldattı.” şeklinde bir ayet vardır. Böyle bir ayetle karşılaştığımda açıkçası çok sarsılmıştım.

Yani Kur’an bu konuda hemen kendi içinde konuyu cevaplıyor o halde. O Muhammed’ in aile hayatı ile ilgili ayetten sonra inmiş olmalı?
Bunu bilemiyoruz. Zaten ayetlerin iniş sırasına göre düzenlenmiş bir Kur’an; bir de ayetleri farklı sırayla düzenlenerek yayımlanan Kur’ an vardır. Ancak daha çok kabul gören farklı şekilde düzenlen Kur’andır.

Kur’ an ayetleri peygamber efendimize iniyor fakat kendisi okuma yazma bilmediği için en yakınındakilere aktarıyor vahiyleri ve o şekilde Kur’an derleniyor. Hemen aktarılıyor mu bu bilgiler yoksa hangi aralıklarla kitap haline geliyor?
Şüpheli diyorum ben. Kur’an’ın, Ömer zamanında derlendiği söylenir. Tabii biz bu bulgulara tarihsel veriler ışığında ulaşabiliyoruz. Ama ben derim ki; bu ayrıntıların insanın ruhsal gelişimine bir katkı sağlamayacağıdır. Sonuçta Muhammed dediğimiz kişi de bir insan, onun da bir hayatı var ve bu saygıyı gerektirir. Önemli olan peygamberin hayatı mıdır, yoksa Kur’an’ın içindeki ayetler midir? Aksi takdirde özel yaşımı irdeleyen magazinsel bir yaklaşım olur. İşte bu yaklaşım evrensel bakışı ve Kur’an’ın aslında vermek istediği mesajı engeller.

Diyorsunuz ki Kur’ an’ ı anlamak herkesin harcı değil, bunu ancak abdallar, evliyalar, erenler, mürşitler anlamınca bilir. O zaman herkesin okuyup, yorum yapacağı bir şey değil?
“Kur’anı anlamak herkesin harcı değildir.” ifadesi bana ait değil. Bu yaklaşım Kur’an’a aittir. Ancak emin olun ki, bu kadar araştırmam olmasaydı ben de, Kur’an’ı bu şekliyle anlayamazdım. Çünkü kapalı olan bir şeyi anlamak için bilgi birikimine ihtiyacınız var. Kitabımın girişinde de görüleceği üzere, Al-î İmran suresinden aldığım şekliyle ancak ilim sahipleri okuyabilirler. İnsanlar genellikle kolay düşünmeyi tercih ederler. Örneğin bir anket yapılsa, acaba Kur’an-ı Kerim’in anlamını kaç kişi bilebilir. Kur’an, kelime anlamı olarak; “Kelamı Kadim”dir yani “Kadim Sözler” demektir. Onlar eskilerin sözlerinin bir tekrarıdır. “Bir hatırlatıcı”, “Bir uyarıcı” olduğu açıklamaları ayetlerde de belirtilmektedir.

Tevrat ve Zebur’a mı dayanıyor o halde?
Çok daha geriye gidiyor. İkinci kitap çalışmamı “Tora” üzerine yapıyorum. Mesela Kur’an’da geçen “ALLAH” kelimesi Tora’da, “AŞEM” olarak geçiyor. Biraz daha geriye götürürsek Sümer tanrılarının savaşı gibi geliyor. Henüz tamamlamadığım için fazla bir şey söylemek istemiyorum.

Tabii ki. Yine kitaptan aldığım notlara dayanarak Âdem ile Havva’nın yaratılışında, önce Âdem, sonra Havva’nın onun kaburgasından yaratıldığı bahsediliyor. Bu gerçek bir anlam mı? Yoksa bir şeyi mi temsil ediyor?
Evet, tabii ki, bir sembol. Bir insanın genetiğiyle ilgili bir unsur elde etmek istediğinizde ne yaparsınız? Bir saç teli ya da kan örneğine ihtiyacınız vardır değil mi? Âdem’ in 32 yaşında yaratıldığı söylenir. 32 yaşında bir insan nasıl yaratılır, size soruyorum? Ancak bir müdahale gereklidir. Bir başka canlıya genetik müdahale yapar ve değiştirebilirsiniz. Kendinizde olanı ona verebilirsiniz.

1.2.3.20110822115539.jpgO zaman Evrim konusunu nerede görmek lazım?
Şu an birçok genetik türler elde edildi. Nasıl oluyor da, eski zamanlarda insanların Tanrılar dediği çok gelişmiş uygarlıklar; bize benzeyen ama bizden çok ileride bir uygarlık vardı düşünceleri günümüzde doğru gibi görünüyor?

Uzaylı mı?
Başka gezegenler, milyonlarca güneş sistemi var evrende, yalnız değiliz. Neden olmasın? Bilim dünyası der ki; Homo Sapiens Sapiens, birden bire bir sıçramayla oldu ve bu ani sıçramanın cevabını da halen aranmaktadır.

Ama evrim süreci var ya işte.
Bir evrim süreci doğru, ama aynı zamanda müdahaleler de söz konusu. Bunları Sümer tabletlerinde görebiliyoruz. Âdem’in, Tanrı Anu’nun huzuruna götürüldüğü bir Sümer tabletinde anlatılıyor. Kitabımda; görsel konulu tabletlerde yazılan ve bir tanrı kanını akıtsın dedikleri, o kanla farklı bir işlem yaparak belki de bu günkü tüp bebek dediğimiz formda bir canlı ürettiler. Evrimsel bir süreç var. İnsanın, insanımsı formda dünyada bulunmasını bilim dünyası 4 milyon yıl önceye dayandırıyor. Günümüzden 1,5 milyon yıl önce “Homo Erectus”ları, daha sonra “Neanderthal”leri görüyoruz. Ondan sonraki süreçte de insanın “Homo Sapiens Sapiens”(düşünebilen insan) olduğunu görüyoruz. Şayet insan, bir müdahaleye uğramasaydı belki de Homo Erectus olarak evrimine hala devam ediyor olacaktı.

Çok enteresan. Bunlar daha önce hiç söylenmedi. Kur’an’ın bir hatırlatıcı olmasından bazı ayetlerin tekrarlanmasını referans alarak bahsediyorsunuz. Niye Kur’an’da ayetler tekrarlanmış sizce?
İnsanlar uzun süreçlerde yönetilme şekilleri ile ve yaşadıkları rejimlerde, bilgileri unutabiliyorlar. Örneğin milat öncesinde başlayan, İskenderiye Kütüphanesi’nin ilk tahrip edilmesi ve sonunda yakılmasının, bilginin kaybolmasına büyük ölçüde sebep olduğunu görüyoruz. Niye Kur’an’da ayetler tekrarlanmış sorunuza gelince; beyin tekrara dayalı öğrendiği için diyebiliriz.

İslamiyet’de Hazreti Muhammed’in her şeyini insanlar örnek alıyor, eşlerini, yaptığı güzel işleri, Hazret ibaresi kullanılmazsa saygısızlık olarak ele alıyorlar gibi.
Bu konuda fazla yorum yapmak istemiyorum. Ancak bu bakış açısına göre sorgulayanlara da benim bir sorum var: “Neden Allah’a, Hz. Allah denilmiyor da, sadece Allah deniyor?

Örtünme ile ilgili bir bölümünüz de var ama sonra geleceğim oraya. Kalb gözünden bahsetmişsiniz bu hoş bir benzetme biraz açar mısınız?
Kalb gözü demek, basit anlatayım: Kalb, gövdemizi ortalayan bir noktadadır. Bu her iki yere eşit mesafede kalmaktır aslında; ne yerde sürünmektir, ne de göklere uçmak! Bu bir semboldür. Doğu mistisizmindeki yaşam enerjisinin akıl ve sezgiyle dengelenmesi halidir. Aklımızın söylediğini yüreğimiz, yüreğimizin söylediğini de aklımızın onayladığı ortak vuruşun attığı yerdir kalb gözü.

Hemen genetik kod hafızasını da sorayım o zaman.
Az önce evrimden bahsettik. Biyolojik bir evrim var, ama ruhsal bir gelişim de var. Biyolojik olanına evrim, ruhsal olanına tekâmül denmektedir.

Zaten biri varsa diğeri yok demek çok saçma değil mi?
Evet kesinlikle. Ruhsal gelişim düzeyiniz ne ise o ölçüde bir titreşim seçebilirsiniz.

Libido ile ilgili bir ayet var, hatırlatayım diyorsunuz ki daha doğrusu ayette şöyle denilmiş; ‘’Yedi kapısı vardır onun. Her kapıya onlardan bir bölük ayrılmıştır.’’( Hicr/44) Burada 7 kapı derken acaba çakralardan mı bahsediliyor?
Aynen öyle.

Devam ediyorum ayetlere; ‘’Ben cinleri ve insanları bana ibadet etmeleri, benim için iş yapıp üretmeleri dışında bir şey için yaratmadım.’’
( Zariyat/56) Bu ayeti Sümer’ deki Lulu Amelu’ ya bağlamışsınız açıklar mısınız lütfen?

Sümer tabletlerinde; Tanrılar Meclisi toplanır ve kendilerine hizmet için işçi yaratmak üzere bir müdahalede bulunurlar ve işçiler yaratılır. Yani ilk Lulu Amelu’yu yaratırlar.

Kimdir o Âdem mi?
Âdemin yaradılışına dair ayrıntılar kitapta yer alıyor. Bugün amele dediğimiz kelime az önce bahsettiğim Lulu Amelu’dan gelmiştir. Aynı şekilde “kul” kelimesi de işçi anlamındadır.

‘’Yeryüzünde bulunan herkes yok olacaktır. Sadece o bağış ve celal sahibi Rabbinin yüzü kalacaktır.’’ ( Rahman/26-27) ayet başlangıç ve sonla ilgili. İnsanlar yok mu olacak en sonunda?
Kutsal metinlerde denir ki; Biz sizi yokluktan ve hiçlikten yarattık. Burada bir tekâmül sürecinden bahsedilir. Bu bir son mudur? Bunu söyleyemeyiz. Başlangıç mıdır? Onu da diyemeyiz. Ancak, bildiklerimizden bilmediklerimizin cevaplarına gidebiliriz. Yolcu, sadece gitmek için gidebilendir. Bu nedenle, bu son ya da başlangıçtır diyerek bir yargıda bulunamayız.

Başörtüsü ile ilgili bir ayette şöyle söyleniyor; ‘’Örtülerini, başörtülerini göğüs yırtmaçlarının üstüne vursunlar!...’’ ( Nur/31) Kur’ an da örtünme olduğu bu ayet ile de açıkça belirtilmemiş mi?
Buna katılmıyorum. Bu örtü mevzusunun, Arap toplumunun çok rahat bir toplum olmasından dolayı, sadece cariye ve hanımların birbirinden ayrılması adına ortaya konduğu söylenir. Ben bu konuya insanların tercihlerine saygı adına çok ilişmek ve fazla bir şey söylemek istemiyorum.

1.2.3.4.20110822115539.jpg

Peki. Yine güzel bir bilgiden bahsetmişsiniz. Tanrı evreni yaratmadan evvel önce ruhlar vardı ve erdişiydiler. Yani cinsiyet ayırımı yoktu. Bunu açıklar mısınız?
Kutsal metinlerdeki şu ifadeye dayanarak; “Yaratıcı bilinmek istedi, tezahür etmek istedi. “OL!” dedi evren oldu. Bir iken iki oldu; iki, çok oldu. Önce ruhlar vardı”. O halde önce ruhlar vardı, sonra bunlar dişi ve erkek olmak üzere ikiye bölündüler. Dişil ve eril enerji tekâmül süreci için gerekliydi. Dişil ve eril, pozitif ve negatif gibi.. Yani ruhun tezahür şekli anlatılmaktadır.

Tanrı kelimesi için siz efendi anlamına geldiği bilgisini vermiştiniz. Yaratan farklı dolayısıyla yaratıcı birdi, sonra ikiye ayrıldı, sonra çoğaldı derken ruhlardan bahsediyoruz. Kâinatı Yaratan güçten bunun altını çizmemiz lazım değil mi?
Elbette, Ebru hanım.

Bakara suresi 7. Ayette ‘’ALLAH onların kalpler, kulakları üzerine mühür basmıştır.’’ Denilmiş. Aşağıda açıklamanızda ALLAH kimsenin kalplerinin kulaklarının üzerine mühür basmaz diyorsunuz.
Evet, bu tanrısal düşünceyi öne çıkararak insanın iradesini yok eden tehlikeli bir durumdur. İşte bunlar üzeri örtülen ayetlerdir. Yani gerçekten kadim bilginin içinde böyle bir ifade olamaz. Evrensellikte asla bir ayrım söz konusu olamaz. Her şey eşit başlatılmış, eşitliksiz devam edecek; ancak eşit bitecektir. Bu tehlikeli ifadeler, insanın iradesini kullanmayı engelleyen ve inancı tehlikeli kılabilecek bir düşüncedir.

Yine çok dikkatimi çeken bir bilgiye değinmişsiniz rüyalar. Ölümü bir anlamda rüyada hissettiğimiz âlem gibi mi görüyorsunuz?
Bu bakış açısında soyut ve somuta dair edineceğimiz tüm bilgiler, soyuta bakarak somutu, somuta bakarak soyutu kavrayabileceğimiz yönünde iyi olacağını düşündüğüm bir örnekti. Çünkü eğer rüyalar bizim için soyut ise uyandığımızda gerçek neresi diye düşünüyorum. Yani bildiklerimizden bilmediklerimizin cevabını bulmanın iyi bir yöntem olduğu kanaatindeyim.

Yaşam böyle pek çok bilinmeyenle dolu değil mi sizce?
Aslında değil her şey var ve gözümüzün önünde. Kur’an’da da belirtildiği gibi: “Ben her şeyi verdim. Sadece gözünüzdeki perdeyi aralamanız gerekir. O da akıl ve izan yoluyla açılacaktır.” demiyor mu? Eğer biz olaylara o rüya bu gerçek diye ayırarak bakar, soyut ve somut arasındaki ilişkilendirmeyi ihmal edersek muhakeme yeteneğimizi de geliştiremeyiz.

Biz bu bilgiler ışığında bireysel gelişimimizi nasıl yapmalıyız?
Rehberlerin önemli olduğunu inkar etmiyorum, çünkü onlar gideceğimiz yolu kısaltabilirler. Rehber, yolu bilen ve gösterendir, aracılık yapabilir. Ama kendi irademiz ve aklımızı başkalarının düşünceleriyle var etmek yerine, kendi aklımız ve irademizi kullanmayı mutlak hatırlayalım. Yani kendimiz olalım.

2012 de dünya Altın Çağ’ a girecek diye detaylı bir anlatımda bulunmuşsunuz. Maya Takvimi’ ne göre Kıyamet tabir edilen hal nasıl gerçekleşecek? Ben ayrıntılı olarak okudum ama siz HABER3.com okurları için biraz bahsedin lütfen.
Tabii memnuniyetle. Biliyorsunuz dünya, 365 günde güneşin etrafındaki turunu tamamlıyor. Güneş Sistemi de ayrıca bir döngüye sahip. Maya takvimine göre bu döngü evresinin sonu 12.Aralık 2012’dir. Genel astroloji bilgisi seviyesinde anlatıyorum.

Şu anda Kova çağındayız. Yaklaşık 2000 yıl sürecek bu evrenin aydınlanma çağı olduğu söyleniyor. Güneş sistemimiz döngüsünü yaklaşık 26.000 yılda tamamlamaktadır. Arkasından altın çağa girileceği söylenir. Bu 2000 yıl sürecek geçişe Foton kuşağı da deniliyor. Aslında 1964-68 yıllarında foton etkisine girdik. 21 Aralık 2012’de zirve yapacağı söylenir. İşte tıpkı Mayalar’da olduğu gibi Kur’an’da da “Sur” içerikli ayetler, Foton kuşağını işaret eden ayetlerdir. Bu konudaki ayrıntıları “Kur’an’ı Kerim’in Apocrypha’sı” adlı kitabımda detaylı olarak ele aldım. İşte asıl mesele; şimdiye kadar ruhsal gelişim için ne yaptık ya da yapmadık? Aslında etrafımızda olan bitene biraz dikkatlice bakarsak uyum gösteremeyen insanların kontrollerini kaybederek işledikleri cinayetler, değerlerin çökmesi, doğanın geliyorum diye sinyaller vermesi açık ve ortadadır. Kıyam olmakta ve Kıyamet kopmaktadır. Mesele kendi kıyamımızı mı yoksa kıyametimizi mi seçeceğimiz. Kur’an: “O gün geldiğinde”, “Binalar ve zinalar artığında” demiyor mu? Zinalar arttı mı bilmiyorum ama binaların arttığı kesindir.

Toparlarsak; bu durumda, kişilerin bilgileri çerçevesinde uyum ya da uyumsuzluk yaşamaları kaçınılmaz olacaktır. Nasıl ki, evrimde zayıf türler yok oluyor ve gelişebilen türler devam ediyorsa; buna benzer durumların yaşanması da akla uygun geliyor.

Nimet hanım teşekkür ediyorum röportaj için bu kitabı bende baştan sona okudum bilgilerinizi, sezgilerinizi, tarihsel bilgiler ışığında okurlarla paylaşıyorsunuz. Röportajı kitabınızın sonunda yazdığınız ayet ile noktalayacağım. İnsanların birbirlerinin fikirlerine ve inançlarına saygı duymasına ve düşünce dünyasında ilerlemelere vesile olmasını diliyorum.
Ben de teşekkür ediyorum.....
Kitabı sana indiren O’ dur. O’ nun ayetlerinden bir kısmı muhkemlerdir ki (kesin) onlar kitabın anasıdır. Diğer ayetlerse müteşabihlerdir (şüpheli). Şu var ki, kalplerinde bir eğrilik, bozukluk bulunanlar, fitne aramak, onun teviline ( mana vermeye çalışma) öncelik tanımak için Kitap’ ın sadece müteşabih kısmının ardına düşerler. Onun tevilini ise ALLAH bilir, bir de ilimde derinleşmiş olanlar. Bunlar; O’ na inandık, hepsi Rabbimizin katındandır derler. Gönül ve akıl sahiplerinden başkası gereğince düşünemez. ( Âl-i İmran/ 7)

(Bu ropörtaj : http://www.haber3.com adresinde yayımlanmıştır.)