25 Mayıs 2013 Cumartesi
20 Mart 2013 Çarşamba
Araştırmacı Yazar Nimet Erenler
Gülkökü ile yeni kitabı İNSANLIĞIN APOCRYPHA’SI adlı eseri üzerine bir
söyleşi..
Kadîm bir öğreti olan
okültizm, doğa ve evren yasalarını kavrama bilgisini içerir. Pekiyi, tek
Tanrı’lı dinlerin ortaya çıkmasının sebebi neydi?
Belirgin olarak Nuh ile
başlatılan, İbrahim ile devam ettirilen ve günümüze dek gelen tek Tanrı
kavramı, gerçekte insan bilincine katkı sağlayabildi mi? Yoksa bir tümdengelim
yanılsamasına mı sebep oldu? Oysa bir bütünü kavramak, ancak parçaları bir
araya getirmekle mümkün olabilecektir.
Pekiyi, bu tek Tanrı ve
tanrılar kimdi? Şayet bir Yaratıcı’dan bahsediliyor ise onu kim bilebilir? O’na
ancak yolculuk yapılabilir. Bu da kavrayışla mümkündür. O halde, Yaratıcı’yı ve
Tanrı’yı ayırdetmek, ancak farkındalıkla mümkün olacaktır.
Araştırmacı Yazar Nimet Erenler
Gülkökü’nü kısaca tanıyacak olursak;
2002 yılında "Bir Zen Ustası"yla karşılaşması,
onun yaşam döngüsünün en önemli olgusu olmuştur. İlk kitabı olan "Kur'an-ı
Kerim'in Apocrypha'sı" 2010 yılında; ikinci kitabı "İnsanlığın
Apocrypha'sı" ise Eylül 2012’de yayınlanmıştır. Yazar bütün bu çalışmaların
yanında, "Ezoterizm'de Rüyalar ve Boyutlar" adlı üçüncü kitabı
üzerinde çalışmalarını sürdürmektedir.
Nimet Hanım, yeni kitabınız olan “İnsanlığın Apocrypha’sı” isimli eseriniz Eylül 2012’de kitabevlerinin raflarında yerini aldı ve ben de okuma fırsatı buldum. Kitabınızın, dinler tarihi üzerine bir inceleme olduğunu görmekteyiz, neden dinler?
Dinler tarihini kaynağından
incelediğinizi ifade ettiniz; pekiyi, siz bu incelemelerinizde nereye vardınız?
Tarihin, süreç sürtünmesiyle deforme olduğunu, özünden
uzaklaştırıldığını, mazrufun zarfa büründüğünü, maneviyatın maddeleştirildiğini,
dolayısıyla kavrayışın pek çok noktada düşürüldüğünü söyleyebilirim.
Bir örnek verebilir misiniz?
Elbette. Mesela kurban ve sünnet geleneğinde; bize
anlatılanlarla kutsal metinlerde yazılanlar karşılaştırıldığında bizim bildiğimiz
gibi olmadığını gösteriyor. Zaten kitabın adını Apocrypha koymak istememizin
nedeni de buradan kaynaklanmaktadır.
Apocrypha kelimesini biraz açabilir misiniz?
Apocrypha kelimesi Grekçe’den gelmektedir. Bu kelimenin
ortaya çıkmasının asıl nedeni; milat öncesindeki yıllarda bazı kutsal
metinlerin halktan uzaklaştırılarak gizlenmesiyle ilişkilidir. Birçok metinde
yer alan önemli bilgilerin halktan gizlenmesi güçlü yöneticiler açısından
gerekli(!) görülmüştür. Böylece dönemin kralları, din adamları ve yöneticilerinin
otoriteleri sorgulanamayacak ve istediklerini istedikleri gibi yazma ve yönetme
gücünü ellerinde tutabileceklerdir. İşte “Apocrypha” üstü örtülmüş, kapatılmış
ve gizlenmiş anlamını buradan almaktadır. Bilgiyi ortadan kaldırmanın bir başka
önemli tarihsel gerçekliği ise; İskenderiye Kütüphanesi’nin yakılması ve
beraberinde karanlık bir çağa büyük bir
adım atılmasıdır. Kendi döneminin bilgilerini içeren çok önemli bazı tomarlar
Ölü Deniz kıyılarındaki mağaralarda gömülerek saklanmıştır. Bir çobanın
tesadüfen keşfetmesiyle, yakın geçmişte yapılan Arkeolojik kazılar sayesinde,
bu tomarlar ortaya çıkarılmıştır. Onlarca mağarada bulunan bu yazıtlar;
İngiltere, Fransa ve İsrail müzelerinde sergilenmiş ve tarihi eser olarak
koruma altına alınmıştır. İşte Arkeolojik kazılarla ortaya çıkarılan kağıt-deri
tomarlar, tabletler ve tarihî kalıntılar ve bunların deşifrasyonu, dinler
tarihini anlamaya büyük katkı sağlamıştır.
Anlıyorum.. Nimet Hanım ilk kitabınız
“Kur’an-ı Kerim’in Apocrypha’sı” ile ikinci kitabınız olan “İnsanlığın
Apocrypha’sı” nın bağlantısı var mı? Var ise nasıl bir bağlantı kurdunuz?
Kur’an, gerçekten
içinde çok kadîm bir bilgi taşımaktadır. İlk kitabımda kozmik ve evrensel
bilgiyi içeren ayetlerin daha açık anlaşılmasını amaçlamıştım. Burada ezoterik
öğrenimimin, ayetleri anlamamda ve anlatmamda büyük bir katkısı olmuştur. İşte bu çalışmamın ardından Kur’an-ı Kerim’de
geçen pek çok peygamberin ve tarihsel olayların kökenine doğru gitmek istediğimde
de karşıma Yahudi Halkı’nın kutsal kitabı olan TORA yazmaları çıktı. Tora;
Musa’ya, Sina Dağ’ında, Yahudiler’in Tanrısı tarafından verilen öğretiyi ve
Mısır’dan çıkarılan Yahudi Halkı’nın kırk yıl süren çöl yaşamını anlatmaktadır.
Tabii ki, Tora’da da yaratılışa dair çok önemli ipuçlarına da rastlamaktayız. Tıpkı
Sümer tabletlerindeki yaratılış öyküsünde olduğu gibi… Yani şu Tanrılar
Meclisi’nde alınan kararla insanın yaratılması anlatısı! Bu noktada, yazdığım iki
kitabın tamamını aktarmam mümkün değil, ancak her iki kitabımdaki önemli
noktaları ve bağlantıları açıklamaktayım. Mesela, Yahudi Halkı ile Müslüman
Halkı’nın orijinde kardeş olduklarını gördüm. İşte bu nedenle her iki halkın da
sünnet olmalarının nedeni burada yatmaktadır. Ve yine Tanrı’nın, dünyanın
krallığını Yahudi Halkı’na neden verdiğini ve Müslümanlarla yüzyıllardır süregelen
bu husumetin nedenini de Tora metinlerinde görebilmekteyiz.
Evet, kitabımın arka kapağında; tanrıların da bizim gibi
etten ve kemikten olduğunu, onların da tıpkı bizler gibi öfkelendiklerini,
intikam aldıklarını, dilediklerini ödüllendirip dilediklerini
cezalandırdıklarını görmekteyiz. Mitolojideki tanrılar da böyle anlatılmıyor
mu? O zaman biz kime tapınıyoruz? Bir Tanrı’ya tapmak ile Yaratıcı bilinci
birbirinden ayrı şeylerdir. Bu ayrımı yapabilecek kavrayışa ulaşabilirsek o
zaman gerçek yolculuğumuza doğru yol alabiliriz. Elbette bu tanrıları da yabana
atmamak gerekir. Tanrılar, bilimde ve teknolojide bizi yönetecek kadar ileri
düzeydedirler. Ve en önemlisi onlar; insana, yaptıkları genetik müdahaleyle
birdenbire Homo Sapiens Sapiens’e sıçrama yaptıran tanrılardır. Bilgili ve
bilgedirler. İşte zamanla tanrılar da aralarında giderek farklılaşma göstermiş
ve bunun içindir ki, tek Tanrı düşüncesine rağmen dinlerin tanrısı farklılaşmıştır.
Sonuçta yeter ki biz onlara giderken Yaratıcı’ya gittiğimiz yanılgısına
düşmeyelim. Benim ısrarla dikkat çekmek istediğim nokta burasıdır. Yaratıcı’ya
dönmek ve bu dünyadaki sınavlarımızı vermek, tekâmül sürecimizin gereğidir.
Ancak, tekâmül bir kavrayıştır. Kavrayış bilgiyle olur, teslimiyetle değil.
Kavrayış, bilgiyle olur dediniz. Bu
bilgi nasıl olmalı ve nerelerden faydalanmalıyız?
Önce şartlanmalardan ve şekilden sıyrılmakla başlayabiliriz.
Şahsen benim için bir insanın Müslüman veya Yahudi ya da Hıristiyan yahut başka
bir inanca mensup olması hiç mi hiç önemli değildir. Benim için anlamlı olan
İnsân’dır ve ruhta var olan Yaratıcı’ya ait olan bilgidir. Bu bilgi yine Yaratıcı’nın
yansıması olan doğada ve evrendedir. Her yerde ve her şeyin içindedir. Yeter ki
bilgiyle o perdeyi aralayabilelim. İşte ancak o zaman TEK’lik ile BÜTÜN’lük
arasındaki farkı kavrayabiliriz.
Kitaplarınızdaki konulara dair bir
hedef kitleniz var mıdır?
Bir kere bu iki kitabın altyapısı çok uzun yılları
kapsamaktadır. Bu araştırmalarımın içinde okumak istediğim, fakat göze almaya pek
cesaret edemediğim beş ciltlik Tora yazması vardı. Gerçekten de bu beş cildi
okumak için bir neden arıyorsunuz. Bunun için ya araştırmacı ya da din
adamıysanız göze alabiliyorsunuz. Ben bir araştırmacı yazar olarak her gün
sekiz ila on saat okumayı göze alarak yaklaşık iki yıl üzerinde titizlikle çalışarak,
okuyucuya zamanı tasarruf ettirdiğimi düşünüyorum. Bu anlamda “İnsanlığın
Apocrypha’sı” adlı eser, diğer araştırmacılar için kaynakça niteliğindedir.
Çünkü kitap tarihsel bütünlükle beraber, yalın anlatımıyla her kesimden
okuyucuyu sürükleyebilmektedir. Bana göre bir yazarın sadeliği onun
bilincindeki netlikten kaynaklanmaktadır. Zira ne kadar iyi anlamışsa o kadar
net anlatabilecektir.
Kitabımda belirttiğim gibi, kendi yorumumu saklı tutarken,
okuyucuya da düşünme serbestliği sunmaya özen gösterdim. Her şeye rağmen bir
taraf soruluyorsa cevabım; bilginin kendisidir.
Bu röportaj derKi Spiritüel dergisinde 13 Kasım 2012 de yayınlanmıştır.
2 Aralık 2012 Pazar
NASA; 21 Aralık 2012 Maya Takvimine dair bir açıklama yapmış!
NASA; 21 Aralık 2012
Maya Takvimine dair bir açıklama yapmış!
21 Aralık 2012 tarihi, Dünya’da gündem oluşturan konulardan
biri. Üzerine çok şey söylendi yazıldı. Kimileri inandı, kimileri sorguladı,
kimileri safsata dedi..
Dilerseniz Nasa’nın konuyla ilgili yaptığı açıklama
üzerinden irdeleyelim.
Nasa adına açıklama yapan Don Yeomans, konuyla ilgili
şunları söylemekte;
Maya takvimi 21 Aralık 2012 tarihi bir döngünün
başlangıcıdır. Tıpkı her yıl ocak ayında yeni bir yıla girdiğimiz gibi.
Niburu ya da Planet X gibi bir gezegenin olmadığı, şayet
olsaydı, binlerce Gökbilimcinin bunu görmüş olacağını, fakat görülmediğini
açıklamaktadır.
Oysa bizler yine Nasa’nın açıklamaları olarak basından;
Planet X olarak isimlendirilen büyük bir gezegenin Dünya’ya yaklaştığı
haberlerini pek çok kez okuduk.
Güneş sistemimiz Samanyolunda, kendi yörüngesindeki turunu; 26000 yıl da bir
tamamlar. İçinde bulunduğu galaksi ise kendi turunu 250 milyon yılda bir tamamlamaktadır. (Kısacası her döngü kendi içinde ve büyük döngüye tâbidir.) İşte bu büyük dizilim nedeniyle; tüm sistem çekim ve karşı çekim yasalarına tabi kalacaktır.
Bu etkilerden dolayı Güneş'te oluşan patlamalara Nasa, şöyle cevap vermektedir: Güneş patlamaları her 11 yılda bir en yüksek noktaya ulaşır, bu zaten olası bir durum dur, Mayıs 2013’de bu patlamalar daha da artacaktır. O halde ortalama elli yaşında olan birinin bu süreye kadar en az 4-5 güneş patlaması olayına tanık olmuş olması dolayısıyla alışık olması gerekmez mi? Böyle bir durumu kaç kişi hatırlıyor diye sormak isterim? Ayrıca izlediğimiz belgesellerde bilim adamlarının açıklamalarına dayanarak neredeyse felaket tellallığı yapılmaktadır? Şimdi biz hangi söylemlerine inanalım?
Bu etkilerden dolayı Güneş'te oluşan patlamalara Nasa, şöyle cevap vermektedir: Güneş patlamaları her 11 yılda bir en yüksek noktaya ulaşır, bu zaten olası bir durum dur, Mayıs 2013’de bu patlamalar daha da artacaktır. O halde ortalama elli yaşında olan birinin bu süreye kadar en az 4-5 güneş patlaması olayına tanık olmuş olması dolayısıyla alışık olması gerekmez mi? Böyle bir durumu kaç kişi hatırlıyor diye sormak isterim? Ayrıca izlediğimiz belgesellerde bilim adamlarının açıklamalarına dayanarak neredeyse felaket tellallığı yapılmaktadır? Şimdi biz hangi söylemlerine inanalım?
Nasa, Gezegenlerin hizaya girmesi hususuna da cevap veriyor,
şöyle ki; 21 Aralık 2012 yılında gezegenler hizaya girmeyecek, girseler dahi
Dünya üzerinde, gelgit etkileri olmayacak. Güneş sisteminde Dünya’daki gel git
olaylarını etkileyen iki kütle vardır, biri Ay diğeri ise Güneştir. Bunlar da
Dünya’ya yakın oldukları içindir. Diğer gezegenlerin ise uzakta olduğundan kayda
değer bir etkisi yoktur, diye açıklamaktadır.
Eksen ya da manyetik kutup kaymalarına yönelik Nasa’nın
açıklaması oldukça çelişkili görünmektedir.
Açıklamaya göre; Dönüş ekseni kayamaz, çünkü Ay Dünya’nın
etrafında dönerken Dünya’yı dengede tutar ve bu, eksen kaymasına izin vermez
diyor. Oysa yine aynı Nasa gerek Şili gerekse Sumatra depremlerinde Dünya’nın
toplamda 16 derecelik bir eksen kaymasını rapor edip duyurmuştu. Manyetik alan zaman zaman yer değiştirebilir
diye devam ediyor Nasa, ve son değişim 740.000 yıl evvel olduğunu ekliyor.
Nasa 740.000 yıl önce kutuplar yer değiştirdi dedi diye
nasıl inanalım? Kanıt istiyoruz! Yine Nasa şunu ilave ediyor; Kayma olsaydı
bile bu binlerce yıl sürerdi, kaysaydı bile pusulalarımızı yeniden
ayarlamamızın gerekmesi dışında, Dünya üzerinde bir probleme yol açmazdı.
Yazılı tarihin başlangıcından bu yana, Dünya’nın sonunun geleceğine dair
abartısız yüz binlerce tahmin yapıldı yine de hala buradayız, diyerek açıklamalarını
bitiyor.
Son cümle bu kadar basit açıklanamaz. Bilim dünyası insanın
kolektif belleğinde ve DNA’larında bu felaketlerin izlerini taşıdığını biliyor
olması gerekiyor. O nedenle bu şekilde alay edercesine yok sayamaz.
Fakat bir taraftan da 21 Aralık 2012 yılına kitlenmiş, bunun
için hazırlıklar yapan bir kesimi de izlemekteyiz.
Her iki durum
bardağın bir tarafıdır. 21 Aralık 2012’de gerçekten Dünya’nın sonu
gelmeyecektir.
Ancak bu insanları bekleyen ciddi bir sürecin olduğu gerçekliğinden
soyutlayamaz.
PEKİYİ DÜNYA’YA NELER
OLUYOR?
Değişen ekolojik dengeler, depremler, tsunamiler, volkan
patlamaları, hortumlar, küresel ısınma, eriyen buzullar, çoraklaşan topraklar,
çekilen sular, bozulan manyetik alan, toplu telef olan hayvanlar, betonlaşan
doğa, kirlenen hava. Bütün bunlar bir
felaket değil midir?
Dünya hiç bugün olduğu kadar çoğalmadı. Bu kadar nüfusu taşıyamaz
oldu. İsteklerimizle yorduk, çoğalarak kirletip ve tükettik. Onu tüketirken,
aslında kendimizi de tükettik. Doymayınca daha çok istedik, hiç gitmeyecekmiş
gibi. Onu beş duyumuz üzerinden yaşayıp tadına varmak istedik. Bir daha mı
geleceğim? diyerek gerekçelendirdik. Alamadığımızda, kin nefret ve öfkeyle
lanetledik onu. Merkezine kendimizi koyduk, onu da kendi etrafımızda döndürdük.
Ne kadar olumsuz duygularımız varsa; onun sırtına yükledik. Savaştık
birbirimizle. Paylaşamadık aramızda. Üstüne şehirler ve devletler inşa ettik.
Yetmedi, dünya annenin yasalarını
unutup, kendi yasalarımızı koyduk. Aracımız olan Dünya, amaç oldu. Giderek
amacımızı, insanlığımızı, değerlerimizi, içselliğimizi, anlayışımızı,
duygularımızı, sezgilerimizi, ruhumuzu, unuttuk.
Ancak, Dünya anne verdiklerini geri almasını da bilir! O
vakit gelmiş dayanmıştır ve yaptıklarımızın vebalini ödeme günüdür. Ödemeye
başladık bile!.
Evet; 21 Aralık 2012
de hiçbir şey olmayacaktır. Ancak süreci takip edersek felaketlerin zaten olmakta
olduğu da görülecektir…
6 Eylül 2012 Perşembe
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

.jpg)