18 Haziran 2012 Pazartesi


SEMPATİ, ANTİPATİ ve EMPATİ ÜZERİNE

Bu kelimelerin hiçbirine yabancı olmadığımızı söylesek de, anlamlarını ne kadar bildiğimiz ve yaşamda ne kadar uyguladığımız, her birimiz için değişen değerlerde karşımıza çıkmaktadır.

Tanıdık gelen kelimeleri “Bilmek”le eşdeğer görme yanılgısı yukarıdaki eksiklikler eşliğinde bir araya geldiğinde, yaşanan ve yaşatılan hatalara sebep olması da kaçınılmazdır. Bunları kabul etmeyerek inanmak istemeyişimiz, direnmemiz, kadere sığınmamız; bizi, bilme hususunda geciktiren ve zannettiğimiz nedenleri besleyerek görmemizi ertelettiren unsurları barındırmaktadır. O halde önce tanımak ile bilmek arasındaki büyük kavrayış farkını görmek gerekir. Şayet, tanıdığımız kelimeleri  “AN” lamaya, anladıklarımızı uygulamaya taşırsak ‘bilmeyi’ deneylemiş oluruz.

Sempati, kelime anlamı olarak üzerimizde pozitif bir duygu oluştururken; antipati de negatif bir duyguyu tetikler. İşte o zaman sempati bize sevimli, iyi ve insanî gibi; antipati ise kötü, yaramaz ve yıkıcı görünmeye başlar. Etrafınızdaki herkes ve her şey, yaptığınız ve yapacağınız tüm hatalara rağmen hoşgörü gösteriyorsa, görmezden geliyorsa, affediyorsa o, sempati sahibi biri olurken iyi insan imajını da oluşturmuş olur. Bir de çevremizde, ağzımızla kuş tutsak yaranamadığımız bir kesim vardır ki, agresif, öfkeli, geçimsiz, hırslı ve etrafındakileri kırıp geçiren antipatiklerdir!

Ancak ne yazık ki, bu farklı görünen iki davranışın kökeni aynı merkezden yönetilerek hareket etmektedir. Burası içgüdülerin merkezidir. Sonuçta sempatik görünen bir kimlikle, antipatik görünen bir kimlik arasında temelde hiçbir fark bulunmamaktadır. Her iki davranış unsurunun kaynağı da, benmerkezcilikle işleyen ve özgüven eksikliğine dayalı korkuların yeridir. Sosyal insan genelde  “Herkes eşittir, ama ben daha eşitim!” ilkesiyle yola çıktığı için, herkes ona hizmetle yükümlüdür(!) şartında düşünerek tepkilerini de buna göre oluşturur. Yani her ne olursa olsun merkezde mutlak kendisi olmalıdır.

Empati ise kişinin, kendisini karşısındakinin yerine koyarak düşünmesi diye tanımlansa da ne yazık ki,  yanlış bir açıklamadır. Bu şekilde tanımlanan “Empati”, aynen sempati ve antipatide olduğu gibi bir yanılsama içermekten öteye geçemez. Evrensel bilinçte sempati ya da antipati diye bir ayrım söz konusu değildir. Evrensel düşünceye sahip bir insana göre empati; “Olaylara kendi gibi bakmak yerine; olayları kendisi olarak görebilmektir.” İçinde bencilce beklentiniz olmadan yapacağınız her davranış empatik düşüncenin temelini oluşturur.

Bu konu hayatımızın her alanında yer alan son derece önemli ve yaşamsaldır. Anlamak için çaba harcadığımız ve hayata taşıyabildiğimiz takdirde, başta kendimiz olmak üzere sevdiğimiz insanları anlamamızda bize ışık tutacaktır. Empati’nin anlaşılması ve kavranması; kişi bazında yaratıcı ve dingin düşünmeye doğru taşınabilen yeni bir bilince yönelmesine olanak sağlayacaktır.

Kısaca sempati ve antipati duyusal kökenli; empati ise, akıl ve duygu ilişkisinin birleştiği en az üç boyut bilgisini içeren zihinsel bir sinerjidir.

Nimet Erenler GÜLKÖKÜ                                                                                                   16 Haziran 2012

9 Haziran 2012 Cumartesi



Kocaeli Tv canlı yayın "Yaşama Dair" programı
"Kur'an-ı Kerim'in Apocrypha'sı" kitabı üzerine söyleşi.
7-Mayıs-2012











8 Haziran 2012 Cuma

Kocaeli Tv canlı yayın "Yaşama Dair" programından "Yaşam Bilgeliği" üzerine söyleşi
1-Haziran-2012

16 Mayıs 2012 Çarşamba

                                          İNSANLIĞIN APOCRYPHA'SI 
                                      adlı eserin arka kapak tanıtım yazısıdır.


                                    TANRIYI TANIMAK İÇİN BİR ADIM DAHA ATMAK

Değerli okur; Dinler tarihine yapacağımız yolculuğa ait bu ikinci kitapta; Kur’an’da da bahsi geçen Lut kavmi, Sodom ve Gomoro’nun helakı, Adem, Nuh, İbrahim, İshak, Yakup, Yusuf, Musa, Davut ve Süleyman’ın tarihsel izlerini, Yahudilerin kutsal kitabı Tora ve Müslümanların kutsal kitabı olan Kur’an ile ilişkisi üzerinden incelenerek kaleme alınmış bir çalışmadır.

Kadim bir öğreti olan okültizm, doğa ve evren yasalarını kavrama bilgisini içerir. Pekiyi tek Tanrı’lı dinlerin ortaya çıkmasının sebebi neydi? Belirgin olarak Nuh ile başlatılan, İbrahim ile devam ettirilen ve günümüze dek gelen tek Tanrı kavramı, gerçekte insan bilincine katkı sağlayabildi mi? Yoksa bir tümden gelim yanılsamasına mı sebep oldu? Oysa bir bütünü kavramak, ancak parçaları bir araya getirmekle mümkün olabilecektir.

Pekiyi bu tek Tanrı ve Tanrılar kimdi? Şayet bir Yaratıcıdan bahsediliyor ise onu kim bilebilir? Ancak O’na yolculuk yapılabilir. Bu da kavrayışla mümkündür. O halde, Yaratıcıyı ve Tanrı’yı ayırt etmek, ancak farkındalıkla mümkün olacaktır.

Tanrılar da bizim gibi ete ve kemiğe bürünmüş, bize benzemekteydiler. Onlar da bizim gibi öfkeleniyor, intikam alıyor, yiyip içiyor, dilediğini ödüllendirip dilediğini cezalandırabiliyorlardı. Kısaca onlar dünyanın “Efendi”leridir.. İnsan ise; bu “Efendi”lere hizmet eden Kul’larıdır. Bir kısım Tanrılar, insanın ruhsal ve bedensel gelişimi için aracılık ederken; bir kısım Tanrılar ise insanı, aralarında yaptığı akitle kendine hizmet için bağladı.

İşte bu kitapla TANRIYI TANIMAK İÇİN ÇIKTIĞIMIZ YOLCULUKTA; BİR ADIM DAHA ATACAĞIZ…

    Nimet Erenler Gülkökü                                                                                     16 Mayıs 2012


15 Mart 2012 Perşembe

GAIA’NIN KIZLARINA…


                                                                GAIA’NIN  KIZLARINA…

Gaia’nın kızları ve dünya kadınları; nereden geldiğinizi ve nereye doğru gitmekte olduğunuzu bilir misiniz? Siz ki, oluşum potansiyeli bahşedilen ve bu potansiyeli barındıran bir gücün sahibisiniz.  Önce Dünya Anne var oldu ve sonra onun kızları olarak sizler var oldunuz. Tabiatın doğası da tıpkı sizin gibi üreten ve çoğaltandır. Ancak aynı zamanda yok edebilendir, tıpkı sizler gibi.  

*Gaia, kızına dünyanın bilgeliğini ve adaletini bahşetmiş. Bu bilgelik ve adaletin simgesi olan “ Adalet Tanrıçası” günümüzde hukukun sembolü olarak kullanılmaktadır. Adalet Tanrıçası Themes, bilginin gücünü onurlu ve hakkaniyetli bir şekilde tartarken bu bilgiyi güce değil adaletin eşitliğini sağlayarak pay etmektedir.

Peki, biz bugünlerde ve bu zamanda bunun neresinde yer almaktayız. Geleceği teslim edeceğimiz çocuklarımıza hangi bilgeliği eşit bir şekilde dağıttık. Yoksa anne olmamızı onlara dayattık mı? Onları büyütmeyerek kendimizi mi büyüttük? Onların yerine kalem tutmak,  okul çantalarını taşımak, onların elinden tutarak okula götürüp getirmek onları büyütmek midir? Onları çok sevdiğimiz doğrudur, ama “bize göre”! Peki onları kendileri olduğu için mi yoksa kendimiz için mi sevmekteyiz?

Bir muzaffer edasıyla birbiriyle yarışan anneler: Hanginizin çocuğu diğerinden üstün? Çocuklarınızı siz doğurmuş olabilirsiniz ancak onlar size ait değildir? Hiç kendinize sordunuz mu, adını sevgi koyduğunuz bu ilişki gerçek bir sevgi midir?  

Sevmek; onu yarın güldürebilmek için bugün ağlatmayı göze almaktır. Sevmek; hiçbir beklenti olmaksızın onu kendisi gibi görebilmektir. Sevmek; ona yap demek yerine davranışlarla örnek olabilmektir. Sevmek; onu güçlü kılmaktır. Sevmek; yapamadıklarımızı onun yapmasını istemek değildir. Sevmek; onu özgürleştirmektir. Adını sevgi koyduğumuz kavramı bir kez daha sorgulayalım. Şayet biri bizi bu uykudan uyandırmazsa, ya da uyanmak istemezsek gidişatın doğuracağı felaket insanlığın başına büyük bir yük doğuracaktır.

Gaia’nı kızları kötülüğe de gebe kalabilir. Kaldı da! Bu gebelik, günlerini doldurduğunda ok yaydan çıkmış olacaktır. Artık sebep olduğumuz ve büyüttüğümüz canavar daha çok şey isteyecektir. O zaman sırtımızda taşıyacak çanta, yerini başka şeylere bıraktığında ve bizim bir çantayı dahi taşıyacak gücümüz kalmadığında ne yapacağız? Ellerinden aldığımız özgüven, cesaret, beceri, çaba, mücadele, gayret, başarı,  yaratıcılık ve en önemlisi tek başına kalmaları onları özgürleştirecek mi?

Öğrenmelerine, gelişmelerine ve büyümelerine mani olduğumuz bu çocuklar kendilerini ne zaman ve nasıl bilecekler? Kendini bile bilemeyen biri, hiçbir şeyi de bilemeyecektir..

* GAIA (Okunuşu “Gaya”): Dünya Ana
15 Mart 2012
Araştırmacı/ Yazar -Nimet Erenler Gülkökü

19 Şubat 2012 Pazar


YAŞAM ÖLÜMÜ HAKETMEKTİR!

İnsan pek çok şey için yaşar! Yemek, içmek, giyinmek, uyumak, kariyer sahibi olmak, evlenmek, çocuk sahibi olmak, araba almak, ev almak; şayet bunlar varsa da, daha iyisini almak, gezip tozmak ve arzu edilen pek çok şeyi yapmak, yapabilmek.

 İşte yaşamak; bu tatların ve çeşitliliğin olduğu seçimler dizisidir der SİSTEM!

Şayet siz yaşama dair planlamalarınızda bunların peşinden gitmiyorsanız, “YAŞAMAMAKTASINIZ!”ı düşündürür.

 Hem de bunu sizin rızanızla yaparken en çürük halkanız olan “Sahip olma/Mülkiyet” duyunuz üzerinden içeriye sızar. Size karşı; güven, güvence, rahatlık, konfor, zevk, eğlence, aşk, sevgi, güç, para, zirve gibi kelimeleri kullanarak onun kucağına koşmanızı sağlar. Ava giderken avlandığınızın farkında bile olamayabilirsiniz. Sizin en güzel şeylere layık olduğunuzu söylerken, onun için ne kadar önemli ve kıymetli olduğunuzu hissetmenizi sağlar. Ancak unutmayalım ki, “Şeytan hep en güzel görüntüsüyle gelir.” Bu güzelliğin büyüsüyle ulaşmak istediğiniz hayallerinize götürülürken, vay başınıza gelenlere! Oysa siz yaşamınızı daha güzel YAŞAMAK için yola çıktınız. Bu başınıza gelenler de neyin nesi, neden böyle oldu? Ama siz böyle olsun istememiştiniz ki!

Yaşamak adına gündüz takılan maskeler uyumak için çıkarıldığında, verilen her türlü tavizin sorguya çekilmesi durumunda; verilemeyen içsel hesaplar, içeriden gelen uyarılar, bir türlü susmayan çelişki ve boğuşmaların ardından yorgun ve bitkin bir uyanış. Henüz güne başlarken bile karışık bir zihin, cevaplanmamış sorular, çelişkiler eşliğinde atılacak adımlar ve seçimler. Bu kadarıyla da bitmeyen, maruz kaldığınız ya da bıraktığınız her türlü taciz, söylenen yalanlar, hileler, ihanet, şiddet, tehdit, kısaca sonuca ulaşmak için göze alınan her şey..Ve karşılığında uğruna kaybedilen insânî ve onursal değerler.

 Peki, bütün bunların, insan üzerinde neden olduğu kayıpları kim telefi edecek?  Acaba ardından koştuğumuz ve uğruna her şeyi göze aldığımız YAŞAMAK gerçekte bu mudur?

 Bir Zen Ustası der ki; “Yaşam; ölümü hak etmektir!” O halde ölmeyi hak edecek ne yaptık? Yaşama nasıl bir anlam yükledik? Bu anlamın ne kadarını “KENDİ” içsel değerlerimizle ilişkilendirerek sergiledik? Kendi yaşamımız ve etrafımızdakilerin yaşamlarına nasıl bir anlam yükledik? Geriye dönüp baktığımızda; acabalar, galibalar, keşkeler ve pişmanlık içeren duygulara ne kadar sebep olup meydan verdik. Lütfen kendimizi kandırmayalım! Her şey gün gibi aşikâr ortada ve öylece durmaktadır. “Yaşamak “adını koyduğumuz canavar ağzını açmış ve bir an evvel insanları ve insanlığı yutmak için orada beklemektedir.

“Yiğit ölür, namı kalır.” ifadesinden yola çıkarak, belki de “YAŞAMAK”;  sizden geriye kalan “söylettirebildiklerinizden” ibarettir.

Şimdi bir an için, tüm edinilmiş mülklerden ve kimliklerden sıyrılıp, çırılçıplak olalım; halen YAŞIYOR olduğumuzu söyleyebilir miyiz? Ya da: Yaşamak adına ölümüne seyirci kaldığımız değerlerin yıkıntısı arasında yaşayabilecek miyiz?

Bütün bunların sonucunda halen bir çıkış yolu arama ihtiyacı duyuyorsak; bugüne kadar yaptıklarımızı rafa kaldırıp, yapmadıklarımızı yaparak bir başlangıç oluşturabiliriz. Zira zehir, uygun bir oranda kullanıldığında, panzehir olarak yaşam kurtarır.

17 Şubat 2012

Nimet Erenler Gülkökü                                                                                                 
 nimet.erenler@hotmail.com