15 Mart 2012 Perşembe

GAIA’NIN KIZLARINA…


                                                                GAIA’NIN  KIZLARINA…

Gaia’nın kızları ve dünya kadınları; nereden geldiğinizi ve nereye doğru gitmekte olduğunuzu bilir misiniz? Siz ki, oluşum potansiyeli bahşedilen ve bu potansiyeli barındıran bir gücün sahibisiniz.  Önce Dünya Anne var oldu ve sonra onun kızları olarak sizler var oldunuz. Tabiatın doğası da tıpkı sizin gibi üreten ve çoğaltandır. Ancak aynı zamanda yok edebilendir, tıpkı sizler gibi.  

*Gaia, kızına dünyanın bilgeliğini ve adaletini bahşetmiş. Bu bilgelik ve adaletin simgesi olan “ Adalet Tanrıçası” günümüzde hukukun sembolü olarak kullanılmaktadır. Adalet Tanrıçası Themes, bilginin gücünü onurlu ve hakkaniyetli bir şekilde tartarken bu bilgiyi güce değil adaletin eşitliğini sağlayarak pay etmektedir.

Peki, biz bugünlerde ve bu zamanda bunun neresinde yer almaktayız. Geleceği teslim edeceğimiz çocuklarımıza hangi bilgeliği eşit bir şekilde dağıttık. Yoksa anne olmamızı onlara dayattık mı? Onları büyütmeyerek kendimizi mi büyüttük? Onların yerine kalem tutmak,  okul çantalarını taşımak, onların elinden tutarak okula götürüp getirmek onları büyütmek midir? Onları çok sevdiğimiz doğrudur, ama “bize göre”! Peki onları kendileri olduğu için mi yoksa kendimiz için mi sevmekteyiz?

Bir muzaffer edasıyla birbiriyle yarışan anneler: Hanginizin çocuğu diğerinden üstün? Çocuklarınızı siz doğurmuş olabilirsiniz ancak onlar size ait değildir? Hiç kendinize sordunuz mu, adını sevgi koyduğunuz bu ilişki gerçek bir sevgi midir?  

Sevmek; onu yarın güldürebilmek için bugün ağlatmayı göze almaktır. Sevmek; hiçbir beklenti olmaksızın onu kendisi gibi görebilmektir. Sevmek; ona yap demek yerine davranışlarla örnek olabilmektir. Sevmek; onu güçlü kılmaktır. Sevmek; yapamadıklarımızı onun yapmasını istemek değildir. Sevmek; onu özgürleştirmektir. Adını sevgi koyduğumuz kavramı bir kez daha sorgulayalım. Şayet biri bizi bu uykudan uyandırmazsa, ya da uyanmak istemezsek gidişatın doğuracağı felaket insanlığın başına büyük bir yük doğuracaktır.

Gaia’nı kızları kötülüğe de gebe kalabilir. Kaldı da! Bu gebelik, günlerini doldurduğunda ok yaydan çıkmış olacaktır. Artık sebep olduğumuz ve büyüttüğümüz canavar daha çok şey isteyecektir. O zaman sırtımızda taşıyacak çanta, yerini başka şeylere bıraktığında ve bizim bir çantayı dahi taşıyacak gücümüz kalmadığında ne yapacağız? Ellerinden aldığımız özgüven, cesaret, beceri, çaba, mücadele, gayret, başarı,  yaratıcılık ve en önemlisi tek başına kalmaları onları özgürleştirecek mi?

Öğrenmelerine, gelişmelerine ve büyümelerine mani olduğumuz bu çocuklar kendilerini ne zaman ve nasıl bilecekler? Kendini bile bilemeyen biri, hiçbir şeyi de bilemeyecektir..

* GAIA (Okunuşu “Gaya”): Dünya Ana
15 Mart 2012
Araştırmacı/ Yazar -Nimet Erenler Gülkökü

19 Şubat 2012 Pazar


YAŞAM ÖLÜMÜ HAKETMEKTİR!

İnsan pek çok şey için yaşar! Yemek, içmek, giyinmek, uyumak, kariyer sahibi olmak, evlenmek, çocuk sahibi olmak, araba almak, ev almak; şayet bunlar varsa da, daha iyisini almak, gezip tozmak ve arzu edilen pek çok şeyi yapmak, yapabilmek.

 İşte yaşamak; bu tatların ve çeşitliliğin olduğu seçimler dizisidir der SİSTEM!

Şayet siz yaşama dair planlamalarınızda bunların peşinden gitmiyorsanız, “YAŞAMAMAKTASINIZ!”ı düşündürür.

 Hem de bunu sizin rızanızla yaparken en çürük halkanız olan “Sahip olma/Mülkiyet” duyunuz üzerinden içeriye sızar. Size karşı; güven, güvence, rahatlık, konfor, zevk, eğlence, aşk, sevgi, güç, para, zirve gibi kelimeleri kullanarak onun kucağına koşmanızı sağlar. Ava giderken avlandığınızın farkında bile olamayabilirsiniz. Sizin en güzel şeylere layık olduğunuzu söylerken, onun için ne kadar önemli ve kıymetli olduğunuzu hissetmenizi sağlar. Ancak unutmayalım ki, “Şeytan hep en güzel görüntüsüyle gelir.” Bu güzelliğin büyüsüyle ulaşmak istediğiniz hayallerinize götürülürken, vay başınıza gelenlere! Oysa siz yaşamınızı daha güzel YAŞAMAK için yola çıktınız. Bu başınıza gelenler de neyin nesi, neden böyle oldu? Ama siz böyle olsun istememiştiniz ki!

Yaşamak adına gündüz takılan maskeler uyumak için çıkarıldığında, verilen her türlü tavizin sorguya çekilmesi durumunda; verilemeyen içsel hesaplar, içeriden gelen uyarılar, bir türlü susmayan çelişki ve boğuşmaların ardından yorgun ve bitkin bir uyanış. Henüz güne başlarken bile karışık bir zihin, cevaplanmamış sorular, çelişkiler eşliğinde atılacak adımlar ve seçimler. Bu kadarıyla da bitmeyen, maruz kaldığınız ya da bıraktığınız her türlü taciz, söylenen yalanlar, hileler, ihanet, şiddet, tehdit, kısaca sonuca ulaşmak için göze alınan her şey..Ve karşılığında uğruna kaybedilen insânî ve onursal değerler.

 Peki, bütün bunların, insan üzerinde neden olduğu kayıpları kim telefi edecek?  Acaba ardından koştuğumuz ve uğruna her şeyi göze aldığımız YAŞAMAK gerçekte bu mudur?

 Bir Zen Ustası der ki; “Yaşam; ölümü hak etmektir!” O halde ölmeyi hak edecek ne yaptık? Yaşama nasıl bir anlam yükledik? Bu anlamın ne kadarını “KENDİ” içsel değerlerimizle ilişkilendirerek sergiledik? Kendi yaşamımız ve etrafımızdakilerin yaşamlarına nasıl bir anlam yükledik? Geriye dönüp baktığımızda; acabalar, galibalar, keşkeler ve pişmanlık içeren duygulara ne kadar sebep olup meydan verdik. Lütfen kendimizi kandırmayalım! Her şey gün gibi aşikâr ortada ve öylece durmaktadır. “Yaşamak “adını koyduğumuz canavar ağzını açmış ve bir an evvel insanları ve insanlığı yutmak için orada beklemektedir.

“Yiğit ölür, namı kalır.” ifadesinden yola çıkarak, belki de “YAŞAMAK”;  sizden geriye kalan “söylettirebildiklerinizden” ibarettir.

Şimdi bir an için, tüm edinilmiş mülklerden ve kimliklerden sıyrılıp, çırılçıplak olalım; halen YAŞIYOR olduğumuzu söyleyebilir miyiz? Ya da: Yaşamak adına ölümüne seyirci kaldığımız değerlerin yıkıntısı arasında yaşayabilecek miyiz?

Bütün bunların sonucunda halen bir çıkış yolu arama ihtiyacı duyuyorsak; bugüne kadar yaptıklarımızı rafa kaldırıp, yapmadıklarımızı yaparak bir başlangıç oluşturabiliriz. Zira zehir, uygun bir oranda kullanıldığında, panzehir olarak yaşam kurtarır.

17 Şubat 2012

Nimet Erenler Gülkökü                                                                                                 
 nimet.erenler@hotmail.com

26 Ocak 2012 Perşembe

Kuran'ın gizemlerini anlattı !
"Kuran-ı Kerim'in Apocryphası" kitabının yazarı, HABER3.com'a konuştu, Kur'an'ın bilinmeyenlerini anlattı...
HABER3 ÖZEL RÖPORTAJ
Ebru Eğinlioğlu


Her röportajım benim için yeni bir dünya, yeni bir bilgi demek. Her konuğum bu açıdan çok önemli.

Ancak Nimet Erenler Gülkökü yani; “Kur’ an-ı Kerim’ in Apocrypha’sı”nın yazarı.

Sümer tarihinden, dinler öncesi dönemden başlayıp Kur’ an-ı Kerim’ e kadar olan kutsal kitapları araştırmış, yaklaşık 10 yıla varan araştırma süresinde de, çok çeşitli kaynaklara dayanarak, Kur’ an’ da geçen gizli sırları gün ışığına çıkartmış.

Pek çok kişinin düşündüğü ama dillendiremediği konulara değinmiş. Kitap kapağından, sonuna kadar pek çok sır ve anlamla yüklü.

İnanmak, inanmamak, beğenmek, beğenmemek tabii ki sizlerin en doğal hakkı.

Araştırmacı yürek ve zihinlere bir anlam ifade etmesi dileğiyle...


Önce bu kitap ilk kitabınız mı? Neden böyle bir kitabı yazdınız? Niye ihtiyaç hissettiniz?
Evet, ilk kitabım. Aslında Kur’an’a dair bir kitap yazacağımı hiç düşünmemiştim. Çünkü şamanik kökenli bir aileden geliyorum. Babaannemin güneş ve doğayla ilgili öğretileri, her sabah güneşi selamlaması ve doğayla olan ilişkisinin etkisinde büyüdüm. Aynı zamanda Alevi’lerde, ocak kültürü de çok önemlidir. Bu şu anlama gelir: Geleneğe göre “ocak” sahipleri; bilginin taşıyıcısı, koruyucusu ve aktarıcısıdır. Sanıyorum, ocaklı bir s0ykökten gelmenin izlerini de taşıyorum. Düşüncelerimizde Alevilik anlatılmaz, yaşanır. Dolayısıyla İslâm geleneğinden uzak bir kültürdür. Ancak; insanın içinde bir arayış vardır ya.. Ben de işte yıllarca böyle bir arayışın içinde oldum. Yaşamın yalnızca yemek içmek, giyinmek, uyumak, mal mülk sahibi olmaktan ibaret olmadığını düşünenlerdenim ve dünyaya gelmemizin bir anlamı olduğu inancındayım. İşte bu düşünceler beni araştırmaya yöneltti. Ayrıca yaşamımda en az babaannem kadar önemli olan ve beni yetiştiren Zen ustasına sonsuz şükranlarımı ifade etmeyi bir borç bilmekteyim. Kitabımda zaman zaman kendisinin ifadelerine yer verdim.

1.20110822115539.jpg

Kadim Bilgiler derken, bunlar dinsel mi, yoksa Şamanik bilgiler miydi?
Kadim bilgiler dediğimiz zaman; günümüzde unutulan, doğaya ait ve evrensel olan bilgilerdir diyebiliriz.

Peki, içimdeki arayış çocukluğumdan başladı dediniz. Neydi bu sorular? Kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum, şeklinde miydi?
Aynen öyle, öncelikle insanın dünyaya gelmesinin bir amacı olduğunu düşündüm. Yaşam benim için yemek, içmek, üremek değildi. Bunun ötesinde de bir şeyler olduğunu hissediyordum. Uzun yıllar sonra bir Zen ustasıyla karşılaştım. Aslında farkında olmadan ifade ettiğim bazı cümlelerin açılımını onda görünce bunları irdeledim. Yaklaşık 10 yıldır Zen disiplini öğretisi içinde öğrenirken öğretiyor, öğretirken öğreniyorum. Bir gün bana teklif edilen bir sunum konusu nedeniyle, araştırmalarımı daha sağlıklı yapabilmek üzere Kur’ an-ı Kerim’i okuma gereği duydum. İşte o zaman çok etkilendim. Çünkü, öğrendiklerimle Kur’an’ın üstü örtülü ayetleri çok örtüşüyordu.

İlk ne zaman okudunuz?
Yaklaşık 3 yıl önce. İşte o günlerde Kur’anın içeriğinin ne kadar bilinmediğini düşünerek bu kitabı yazmaya karar verdim.

Apocrypha kelime anlamı olarak nedir?
Grek dilinde üzeri örtülmüş, gizlenmiş bilgi demektir.

Giz veya sır da denebilir o zaman?
Evet, halktan gizlenmiş bilgilerdir.

Böyle bir kitabı yazmak cesaret işi ama siz mutlaka çok sâfiyane duygularla, insanlara kendi tecrübelerinizi anlatmak istediniz. Hangi kaynaklardan yararlandınız?
Kitabın arkasında belirttiğim kaynaklar ve yıllara dayanan birikimlerim diyebilirim. Yüzlerce kitap okudum ve halen de okumaktayım.

Sezgilerinizi de kattınız mı kitaba?
Zaten Zen disiplinin içinde, sezgilerinizi kullanabilme yeteneği de vardır.

Peki, şöyle bir paragrafla başlayalım. Putlarla ilgili bir ayeti ele almışsınız; ‘’Muhammed’ in, Kâbe’deki putları yıktırmasına rağmen köklü Arap geleneğinin günümüze kadar devam ettiğini söylemek, abartılı olmasa’’diyorsunuz. ‘’Kâbe ziyareti başta olmak üzere, Hacer-ül Esved’e gösterilen aşırı bilinçsiz ilgi, müze ve camilerde sergilenen “Sakal-ı Şerif”ler, çeşitli anıt ve mozoleler, türbeler, erenler, yatırlar v.s kutsal emanetler üzerinden uygulanan inanç istismarları!’’ diye de devam ediyorsunuz.
Evet, kitabın içinde putlara dair bir bölüm de var. Burada zarf ve mazrûf ayrımı söz konusudur. Yani şekilde kalmak veya özde olmak. Burada bir mesaj var aslında. Yani şekle mi tapınacağız, yoksa özü mü anlayacağız?

Peki, o öze gitmek için şekilden geçmek gerekmiyor mu?
Hayır, o şekildir sadece. Yani Muhammed’ in sakalının insanın farkındalığına katacak hiç bir anlamı yok. Oysa Kur’an, içerisinde çok öz bir bilgiyi içerir. Kalanı da tekrarlardan ibarettir.

Oralara geleceğiz. Bu put konusunda türbelerde, insanlar dua ediyorlar. Oradaki yatan kişiden Tasavvuf lisanı ile Zat’tan. Belki yanlış olan, Yaratan’dan değil de, oradaki kişiyi sembolleştirmek, yani sizin deyiminizle putlaştırmak değil mi?
Evet. Bakınız, inanç iyi bir şeydir. Ancak, toplumda anlaşıldığı şekilde değildir.
Bence inanç şudur: Araştırırsınız, soruşturursunuz, aklınızın ve marifetinizin sınırlarına kadar geldiğinizde; artık daha ileri gidemiyorsanız, geldiğiniz o nokta inanç noktasıdır. Oysa insanlar, çoğunlukla Kur’an’a okumadan inanıyorlar.

1.2.20110822115539.jpg

Çünkü bu bizim doğumumuzla gelen bir şey değil mi. Müslüman bir ülkede yaşıyor, yine Müslüman bir ailede yaşıyor, doğuyor ve ölüyoruz. Otomatikman Müslüman olarak doğuyoruz zaten. Bir seçim olmuyor.
Size katılıyorum Ebru Hanım. Ancak yine de, sorgulamadan kabul ettiğimiz inanç hakkında bir şey bilmiyorsak, bize nasıl katkısı olur diyorum?

Peki, inancın pozitif bir etkisi yok mudur insana?
İnsan, inanç sayesinde ulaşmak istediği düşüncesine yakınlaşır, farkında olmadan bir kanal oluşturur. Ama bu durum aslında kendi yarattığı enerjisidir. Bunu ancak çok çaresiz kaldığında kullanır. Oysa bunu, aynı zamanda yaşamının her alanında kullanabilme yeteneğine sahiptir. Birinci örnekte, istediği şeyi bilinçsizce ve yalnızca içgüdüleriyle gerçekleştirirken, ikinci örnekte bilinçlilik söz konusudur.

O zaman bir zararı yok faydalı bile denebilir?
Bakış açısına göre değişir diyorum.

Benim en çok önem verdiğim bilginiz; Kur’ an içerisindeki bir kısım ayetlerin kesin olduğunu, bazılarının ise şüpheli olduğunu söylüyorsunuz, bu ne demek şimdi?
Şöyle söyleyeyim; kitabımda, aslında “şüpheli” ayetlerin üzerine fazla düşmedim. Bu “şüpheli” ayetler üzerinde duran başka yazarlar da oldu. O ayetlerin üzerinde o kadar çok duruldu ki, ortaya anlamsız bir yorum karmaşası çıktı!

Asıl olan; Sümer çivi tabletlerinin, Kur’ an’ı anlamada çok büyük katkı sağlamasıdır. Turan Dursun bu bilgiler çerçevesinde bir kitap çıkarmıştı, biliyorsunuz. Ardından İlhan Arsel de onu takip etti ve şüpheli ayetleri kendilerince konu ettiler. Ancak ben diyorum ki; Kur’an’da yer alan şüpheli ayetler yerine, Kur’an’ın özü olan ayetlerin incelenmesinin insanın farkındalığına muhakkak bir şeyler katacağıdır.

Dinler, özünde bugünkü bilime kaynaklık edecek kadar güçlü bir bilgiyi içerir. Zaten din “zirve” demektir, ancak özünden giderek uzaklaştırılıp şekle dönüştürülmesi de insanlık için trajik bir kayıptır.

Bu söylediklerinizden şunu mu anlamalıyız. Kur’an’ın içinde bilime dayalı ayetler vardır ama aynı zamanda şüpheli ayetler de mi oluyor?
Size şöyle bir örnekle cevap vereyim: Muhammed, eşlerinden biriyle evlenirken gerdeğe girmesi gerekiyor ve gelen misafirin geç vakte kadar oturması hoşuna gitmiyor. Ve ertesi gün bir ayet geliyor; Ey inananlar Muhammed’ in evinde böyle özel günlerde onu çok meşgul etmeyin mealinde. Şimdi aklın yoluyla baktığınızda bir Yaratıcı böyle bir ayet indirir mi? Bu arada Tanrı ve Yaratıcı arasında da fark vardır. Onu da belirteyim. Tanrı kelime kök anlamı olarak efendi demektir. Yaratıcı; tüm evreni yaratan güç demektir. Yani Tanrı ve Yaratıcı da karıştırılıyor.

Peki, o ayeti nereye koyuyorsunuz?
Şüpheli ayetler bölümüne. Kitapta bahsettiğim ve Kur’an’da da gördüğüm; “O yaman aldatıcı sizi ALLAH ile aldattı.” şeklinde bir ayet vardır. Böyle bir ayetle karşılaştığımda açıkçası çok sarsılmıştım.

Yani Kur’an bu konuda hemen kendi içinde konuyu cevaplıyor o halde. O Muhammed’ in aile hayatı ile ilgili ayetten sonra inmiş olmalı?
Bunu bilemiyoruz. Zaten ayetlerin iniş sırasına göre düzenlenmiş bir Kur’an; bir de ayetleri farklı sırayla düzenlenerek yayımlanan Kur’ an vardır. Ancak daha çok kabul gören farklı şekilde düzenlen Kur’andır.

Kur’ an ayetleri peygamber efendimize iniyor fakat kendisi okuma yazma bilmediği için en yakınındakilere aktarıyor vahiyleri ve o şekilde Kur’an derleniyor. Hemen aktarılıyor mu bu bilgiler yoksa hangi aralıklarla kitap haline geliyor?
Şüpheli diyorum ben. Kur’an’ın, Ömer zamanında derlendiği söylenir. Tabii biz bu bulgulara tarihsel veriler ışığında ulaşabiliyoruz. Ama ben derim ki; bu ayrıntıların insanın ruhsal gelişimine bir katkı sağlamayacağıdır. Sonuçta Muhammed dediğimiz kişi de bir insan, onun da bir hayatı var ve bu saygıyı gerektirir. Önemli olan peygamberin hayatı mıdır, yoksa Kur’an’ın içindeki ayetler midir? Aksi takdirde özel yaşımı irdeleyen magazinsel bir yaklaşım olur. İşte bu yaklaşım evrensel bakışı ve Kur’an’ın aslında vermek istediği mesajı engeller.

Diyorsunuz ki Kur’ an’ ı anlamak herkesin harcı değil, bunu ancak abdallar, evliyalar, erenler, mürşitler anlamınca bilir. O zaman herkesin okuyup, yorum yapacağı bir şey değil?
“Kur’anı anlamak herkesin harcı değildir.” ifadesi bana ait değil. Bu yaklaşım Kur’an’a aittir. Ancak emin olun ki, bu kadar araştırmam olmasaydı ben de, Kur’an’ı bu şekliyle anlayamazdım. Çünkü kapalı olan bir şeyi anlamak için bilgi birikimine ihtiyacınız var. Kitabımın girişinde de görüleceği üzere, Al-î İmran suresinden aldığım şekliyle ancak ilim sahipleri okuyabilirler. İnsanlar genellikle kolay düşünmeyi tercih ederler. Örneğin bir anket yapılsa, acaba Kur’an-ı Kerim’in anlamını kaç kişi bilebilir. Kur’an, kelime anlamı olarak; “Kelamı Kadim”dir yani “Kadim Sözler” demektir. Onlar eskilerin sözlerinin bir tekrarıdır. “Bir hatırlatıcı”, “Bir uyarıcı” olduğu açıklamaları ayetlerde de belirtilmektedir.

Tevrat ve Zebur’a mı dayanıyor o halde?
Çok daha geriye gidiyor. İkinci kitap çalışmamı “Tora” üzerine yapıyorum. Mesela Kur’an’da geçen “ALLAH” kelimesi Tora’da, “AŞEM” olarak geçiyor. Biraz daha geriye götürürsek Sümer tanrılarının savaşı gibi geliyor. Henüz tamamlamadığım için fazla bir şey söylemek istemiyorum.

Tabii ki. Yine kitaptan aldığım notlara dayanarak Âdem ile Havva’nın yaratılışında, önce Âdem, sonra Havva’nın onun kaburgasından yaratıldığı bahsediliyor. Bu gerçek bir anlam mı? Yoksa bir şeyi mi temsil ediyor?
Evet, tabii ki, bir sembol. Bir insanın genetiğiyle ilgili bir unsur elde etmek istediğinizde ne yaparsınız? Bir saç teli ya da kan örneğine ihtiyacınız vardır değil mi? Âdem’ in 32 yaşında yaratıldığı söylenir. 32 yaşında bir insan nasıl yaratılır, size soruyorum? Ancak bir müdahale gereklidir. Bir başka canlıya genetik müdahale yapar ve değiştirebilirsiniz. Kendinizde olanı ona verebilirsiniz.

1.2.3.20110822115539.jpgO zaman Evrim konusunu nerede görmek lazım?
Şu an birçok genetik türler elde edildi. Nasıl oluyor da, eski zamanlarda insanların Tanrılar dediği çok gelişmiş uygarlıklar; bize benzeyen ama bizden çok ileride bir uygarlık vardı düşünceleri günümüzde doğru gibi görünüyor?

Uzaylı mı?
Başka gezegenler, milyonlarca güneş sistemi var evrende, yalnız değiliz. Neden olmasın? Bilim dünyası der ki; Homo Sapiens Sapiens, birden bire bir sıçramayla oldu ve bu ani sıçramanın cevabını da halen aranmaktadır.

Ama evrim süreci var ya işte.
Bir evrim süreci doğru, ama aynı zamanda müdahaleler de söz konusu. Bunları Sümer tabletlerinde görebiliyoruz. Âdem’in, Tanrı Anu’nun huzuruna götürüldüğü bir Sümer tabletinde anlatılıyor. Kitabımda; görsel konulu tabletlerde yazılan ve bir tanrı kanını akıtsın dedikleri, o kanla farklı bir işlem yaparak belki de bu günkü tüp bebek dediğimiz formda bir canlı ürettiler. Evrimsel bir süreç var. İnsanın, insanımsı formda dünyada bulunmasını bilim dünyası 4 milyon yıl önceye dayandırıyor. Günümüzden 1,5 milyon yıl önce “Homo Erectus”ları, daha sonra “Neanderthal”leri görüyoruz. Ondan sonraki süreçte de insanın “Homo Sapiens Sapiens”(düşünebilen insan) olduğunu görüyoruz. Şayet insan, bir müdahaleye uğramasaydı belki de Homo Erectus olarak evrimine hala devam ediyor olacaktı.

Çok enteresan. Bunlar daha önce hiç söylenmedi. Kur’an’ın bir hatırlatıcı olmasından bazı ayetlerin tekrarlanmasını referans alarak bahsediyorsunuz. Niye Kur’an’da ayetler tekrarlanmış sizce?
İnsanlar uzun süreçlerde yönetilme şekilleri ile ve yaşadıkları rejimlerde, bilgileri unutabiliyorlar. Örneğin milat öncesinde başlayan, İskenderiye Kütüphanesi’nin ilk tahrip edilmesi ve sonunda yakılmasının, bilginin kaybolmasına büyük ölçüde sebep olduğunu görüyoruz. Niye Kur’an’da ayetler tekrarlanmış sorunuza gelince; beyin tekrara dayalı öğrendiği için diyebiliriz.

İslamiyet’de Hazreti Muhammed’in her şeyini insanlar örnek alıyor, eşlerini, yaptığı güzel işleri, Hazret ibaresi kullanılmazsa saygısızlık olarak ele alıyorlar gibi.
Bu konuda fazla yorum yapmak istemiyorum. Ancak bu bakış açısına göre sorgulayanlara da benim bir sorum var: “Neden Allah’a, Hz. Allah denilmiyor da, sadece Allah deniyor?

Örtünme ile ilgili bir bölümünüz de var ama sonra geleceğim oraya. Kalb gözünden bahsetmişsiniz bu hoş bir benzetme biraz açar mısınız?
Kalb gözü demek, basit anlatayım: Kalb, gövdemizi ortalayan bir noktadadır. Bu her iki yere eşit mesafede kalmaktır aslında; ne yerde sürünmektir, ne de göklere uçmak! Bu bir semboldür. Doğu mistisizmindeki yaşam enerjisinin akıl ve sezgiyle dengelenmesi halidir. Aklımızın söylediğini yüreğimiz, yüreğimizin söylediğini de aklımızın onayladığı ortak vuruşun attığı yerdir kalb gözü.

Hemen genetik kod hafızasını da sorayım o zaman.
Az önce evrimden bahsettik. Biyolojik bir evrim var, ama ruhsal bir gelişim de var. Biyolojik olanına evrim, ruhsal olanına tekâmül denmektedir.

Zaten biri varsa diğeri yok demek çok saçma değil mi?
Evet kesinlikle. Ruhsal gelişim düzeyiniz ne ise o ölçüde bir titreşim seçebilirsiniz.

Libido ile ilgili bir ayet var, hatırlatayım diyorsunuz ki daha doğrusu ayette şöyle denilmiş; ‘’Yedi kapısı vardır onun. Her kapıya onlardan bir bölük ayrılmıştır.’’( Hicr/44) Burada 7 kapı derken acaba çakralardan mı bahsediliyor?
Aynen öyle.

Devam ediyorum ayetlere; ‘’Ben cinleri ve insanları bana ibadet etmeleri, benim için iş yapıp üretmeleri dışında bir şey için yaratmadım.’’
( Zariyat/56) Bu ayeti Sümer’ deki Lulu Amelu’ ya bağlamışsınız açıklar mısınız lütfen?

Sümer tabletlerinde; Tanrılar Meclisi toplanır ve kendilerine hizmet için işçi yaratmak üzere bir müdahalede bulunurlar ve işçiler yaratılır. Yani ilk Lulu Amelu’yu yaratırlar.

Kimdir o Âdem mi?
Âdemin yaradılışına dair ayrıntılar kitapta yer alıyor. Bugün amele dediğimiz kelime az önce bahsettiğim Lulu Amelu’dan gelmiştir. Aynı şekilde “kul” kelimesi de işçi anlamındadır.

‘’Yeryüzünde bulunan herkes yok olacaktır. Sadece o bağış ve celal sahibi Rabbinin yüzü kalacaktır.’’ ( Rahman/26-27) ayet başlangıç ve sonla ilgili. İnsanlar yok mu olacak en sonunda?
Kutsal metinlerde denir ki; Biz sizi yokluktan ve hiçlikten yarattık. Burada bir tekâmül sürecinden bahsedilir. Bu bir son mudur? Bunu söyleyemeyiz. Başlangıç mıdır? Onu da diyemeyiz. Ancak, bildiklerimizden bilmediklerimizin cevaplarına gidebiliriz. Yolcu, sadece gitmek için gidebilendir. Bu nedenle, bu son ya da başlangıçtır diyerek bir yargıda bulunamayız.

Başörtüsü ile ilgili bir ayette şöyle söyleniyor; ‘’Örtülerini, başörtülerini göğüs yırtmaçlarının üstüne vursunlar!...’’ ( Nur/31) Kur’ an da örtünme olduğu bu ayet ile de açıkça belirtilmemiş mi?
Buna katılmıyorum. Bu örtü mevzusunun, Arap toplumunun çok rahat bir toplum olmasından dolayı, sadece cariye ve hanımların birbirinden ayrılması adına ortaya konduğu söylenir. Ben bu konuya insanların tercihlerine saygı adına çok ilişmek ve fazla bir şey söylemek istemiyorum.

1.2.3.4.20110822115539.jpg

Peki. Yine güzel bir bilgiden bahsetmişsiniz. Tanrı evreni yaratmadan evvel önce ruhlar vardı ve erdişiydiler. Yani cinsiyet ayırımı yoktu. Bunu açıklar mısınız?
Kutsal metinlerdeki şu ifadeye dayanarak; “Yaratıcı bilinmek istedi, tezahür etmek istedi. “OL!” dedi evren oldu. Bir iken iki oldu; iki, çok oldu. Önce ruhlar vardı”. O halde önce ruhlar vardı, sonra bunlar dişi ve erkek olmak üzere ikiye bölündüler. Dişil ve eril enerji tekâmül süreci için gerekliydi. Dişil ve eril, pozitif ve negatif gibi.. Yani ruhun tezahür şekli anlatılmaktadır.

Tanrı kelimesi için siz efendi anlamına geldiği bilgisini vermiştiniz. Yaratan farklı dolayısıyla yaratıcı birdi, sonra ikiye ayrıldı, sonra çoğaldı derken ruhlardan bahsediyoruz. Kâinatı Yaratan güçten bunun altını çizmemiz lazım değil mi?
Elbette, Ebru hanım.

Bakara suresi 7. Ayette ‘’ALLAH onların kalpler, kulakları üzerine mühür basmıştır.’’ Denilmiş. Aşağıda açıklamanızda ALLAH kimsenin kalplerinin kulaklarının üzerine mühür basmaz diyorsunuz.
Evet, bu tanrısal düşünceyi öne çıkararak insanın iradesini yok eden tehlikeli bir durumdur. İşte bunlar üzeri örtülen ayetlerdir. Yani gerçekten kadim bilginin içinde böyle bir ifade olamaz. Evrensellikte asla bir ayrım söz konusu olamaz. Her şey eşit başlatılmış, eşitliksiz devam edecek; ancak eşit bitecektir. Bu tehlikeli ifadeler, insanın iradesini kullanmayı engelleyen ve inancı tehlikeli kılabilecek bir düşüncedir.

Yine çok dikkatimi çeken bir bilgiye değinmişsiniz rüyalar. Ölümü bir anlamda rüyada hissettiğimiz âlem gibi mi görüyorsunuz?
Bu bakış açısında soyut ve somuta dair edineceğimiz tüm bilgiler, soyuta bakarak somutu, somuta bakarak soyutu kavrayabileceğimiz yönünde iyi olacağını düşündüğüm bir örnekti. Çünkü eğer rüyalar bizim için soyut ise uyandığımızda gerçek neresi diye düşünüyorum. Yani bildiklerimizden bilmediklerimizin cevabını bulmanın iyi bir yöntem olduğu kanaatindeyim.

Yaşam böyle pek çok bilinmeyenle dolu değil mi sizce?
Aslında değil her şey var ve gözümüzün önünde. Kur’an’da da belirtildiği gibi: “Ben her şeyi verdim. Sadece gözünüzdeki perdeyi aralamanız gerekir. O da akıl ve izan yoluyla açılacaktır.” demiyor mu? Eğer biz olaylara o rüya bu gerçek diye ayırarak bakar, soyut ve somut arasındaki ilişkilendirmeyi ihmal edersek muhakeme yeteneğimizi de geliştiremeyiz.

Biz bu bilgiler ışığında bireysel gelişimimizi nasıl yapmalıyız?
Rehberlerin önemli olduğunu inkar etmiyorum, çünkü onlar gideceğimiz yolu kısaltabilirler. Rehber, yolu bilen ve gösterendir, aracılık yapabilir. Ama kendi irademiz ve aklımızı başkalarının düşünceleriyle var etmek yerine, kendi aklımız ve irademizi kullanmayı mutlak hatırlayalım. Yani kendimiz olalım.

2012 de dünya Altın Çağ’ a girecek diye detaylı bir anlatımda bulunmuşsunuz. Maya Takvimi’ ne göre Kıyamet tabir edilen hal nasıl gerçekleşecek? Ben ayrıntılı olarak okudum ama siz HABER3.com okurları için biraz bahsedin lütfen.
Tabii memnuniyetle. Biliyorsunuz dünya, 365 günde güneşin etrafındaki turunu tamamlıyor. Güneş Sistemi de ayrıca bir döngüye sahip. Maya takvimine göre bu döngü evresinin sonu 12.Aralık 2012’dir. Genel astroloji bilgisi seviyesinde anlatıyorum.

Şu anda Kova çağındayız. Yaklaşık 2000 yıl sürecek bu evrenin aydınlanma çağı olduğu söyleniyor. Güneş sistemimiz döngüsünü yaklaşık 26.000 yılda tamamlamaktadır. Arkasından altın çağa girileceği söylenir. Bu 2000 yıl sürecek geçişe Foton kuşağı da deniliyor. Aslında 1964-68 yıllarında foton etkisine girdik. 21 Aralık 2012’de zirve yapacağı söylenir. İşte tıpkı Mayalar’da olduğu gibi Kur’an’da da “Sur” içerikli ayetler, Foton kuşağını işaret eden ayetlerdir. Bu konudaki ayrıntıları “Kur’an’ı Kerim’in Apocrypha’sı” adlı kitabımda detaylı olarak ele aldım. İşte asıl mesele; şimdiye kadar ruhsal gelişim için ne yaptık ya da yapmadık? Aslında etrafımızda olan bitene biraz dikkatlice bakarsak uyum gösteremeyen insanların kontrollerini kaybederek işledikleri cinayetler, değerlerin çökmesi, doğanın geliyorum diye sinyaller vermesi açık ve ortadadır. Kıyam olmakta ve Kıyamet kopmaktadır. Mesele kendi kıyamımızı mı yoksa kıyametimizi mi seçeceğimiz. Kur’an: “O gün geldiğinde”, “Binalar ve zinalar artığında” demiyor mu? Zinalar arttı mı bilmiyorum ama binaların arttığı kesindir.

Toparlarsak; bu durumda, kişilerin bilgileri çerçevesinde uyum ya da uyumsuzluk yaşamaları kaçınılmaz olacaktır. Nasıl ki, evrimde zayıf türler yok oluyor ve gelişebilen türler devam ediyorsa; buna benzer durumların yaşanması da akla uygun geliyor.

Nimet hanım teşekkür ediyorum röportaj için bu kitabı bende baştan sona okudum bilgilerinizi, sezgilerinizi, tarihsel bilgiler ışığında okurlarla paylaşıyorsunuz. Röportajı kitabınızın sonunda yazdığınız ayet ile noktalayacağım. İnsanların birbirlerinin fikirlerine ve inançlarına saygı duymasına ve düşünce dünyasında ilerlemelere vesile olmasını diliyorum.
Ben de teşekkür ediyorum.....
Kitabı sana indiren O’ dur. O’ nun ayetlerinden bir kısmı muhkemlerdir ki ( kesin) onlar kitabın anasıdır. Diğer ayetlerse müteşabihlerdir ( şüpheli). Şu var ki, kalplerinde bir eğrilik, bozukluk bulunanlar, fitne aramak, onun teviline ( mana vermeye çalışma) öncelik tanımak için Kitap’ ın sadece müteşabih kısmının ardına düşerler. Onun tevilini ise ALLAH bilir, bir de ilimde derinleşmiş olanlar. Bunlar; O’ na inandık, hepsi Rabbimizin katındandır derler. Gönül ve akıl sahiplerinden başkası gereğince düşünemez. ( Âl-i İmran/ 7)

(Bu ropörtaj : http://www.haber3.com adresinde yayımlanmıştır.)

Kuran'ın gizemlerini anlattı !

16 Ocak 2012 Pazartesi


ÜREMEK Mİ? ÜRETMEK Mİ?
Üremek ve üretmek, birbiriyle ilişkili gibi görünüyorsa da anlamları farklıdır. Üremek;  bir canlıda, dişi doğasının eril karakterle birleşmesi sonucunda ortaya çıkarttığı ve türünün devamlılığını sağlayan eylemdir. Üretmek ise; üremenin tersine yalnızca fiziksel olmayan, yaratıcı düşünceyle birlikte hareket ederek bir şeyden bambaşka şeyler meydana getirme yetisidir. “Üretim” ile “üretmek” arasında da bir fark olduğunu söyleyebiliriz. Üretim denince, aynı mamulden yüzlerce binlerce adet meydana getirmek anlaşılırken; üretmek ise değişen ölçü ve değerlerle farklı dönüşüm ve oluşum yaratmaktır.
İnsan, doğası gereği türünü devam ettirme koduna sahiptir. Bu durum varlığını sürdürmesinin temel bir yönüdür. Ancak varlığını sürdürmesi yalnızca üreme tandanslı değildir. Kendisini dış ve iç tehlikelere karşı koruması da gerekmektedir. Örneğin bir hastalık belirdiğinde vücudun bağışıklık sisteminin otomatik bir savunmaya geçip, hastalığa neden olan mikroba karşı savaş açması iç tehlikeye karşı korunma şartını içerir. Vücut aynen, dışarıdan gelen bir tehlikeye karşı da önlem alır. Örneğin bir saldırıya karşı kaçması ya da saldırması gibi. Temel içgüdüsel bir çalışmaya şartlı beden, şayet siz müdahale etmezseniz yaşamını etkin olarak bu şekilde devam ettirir. Çünkü bu yöntem ona aittir ve onun kodlarıdır. Bu kodlar bizim en sağlam halkamız olmakla birlikte en çürük halkamız da olabilirler. İşte insanın fizik doğasında var olan bu temel içgüdü, acaba sistem tarafından nasıl güdülenmektedir? Topluma, dış uyaranlar aracılığı ile görsel ve işitsel olarak zerk edilen unsurlar; üreme üzerine mi? yoksa gelişme içeren üretmek üzerine midir? İşte üzerinde derin düşünce gerektiren hassas ve önemli konulardan biriside bu durumdur. Yaşamak ve anlamak, her bireyin kendi akıl, izan ve marifetiyle sınırlıdır. Dünyaya ve yaşama her insan farklı düzeylerde ve farklı anlayış biçimlerinden bakarken; kendine ve etrafındakilere neleri layık görür? Tabii herkes kendince en iyisini layık gördüğünü söyler, hatta aksini düşünmenin insana yakışmayacağını ilave etmekte tereddüt bile etmeyecektir. Doğru olan da budur. Pekiyi, herkes böyle düşünürken neden her şey tersine gider? Güç kimde? Biz mi yetersizlik gösteriyoruz, yoksa karşımızda duranlar mı güçlü? Bunu biraz açarsak; seçimlerimizin ne kadarı duyularımızın etkisiyle, ne kadarı çevremizin düşünceleriyle, ne kadarı bizim irademizin sonucunda oluşur? Gerçekten kendimize dışarıdan ve objektif olarak baktığımızda, bu seçimlerin büyük bir çoğunluğunun aslında bizim gerçek seçimlerimiz olmadığını görebiliriz. Ya anlık bir duygu boşluğunun bizde yarattığı ihtiyaç; ya bizi etkileyen yönlendirmeler; ya anıların izleri; ya bizde olmayanların peşinden gitmek; ya alışkanlıklar; ya da şartlanmalar vs..vs.. İşte bunlar üretmemize mani olarak, ürememizi tetikleyen unsurları içermektedir. Çünkü “Ben”in istek ve arzularının peşinden gitmek en kolay olmakla birlikte en tehlikeli olandır. Üretmek ise geniş ve çok boyutlu düşünceyi ve ayrıca bilgiyi gerektirir. O nedenle zorlayıcı, zahmetli ve uzun soluklu olup, beraberinde kalıcı olandır.
“Üremek ve Üretmek” üzerine uzun uzun tartışmak mümkündür. Her iki unsur da hayatın olgusudur. Mesele, koşullara göre hangisinin öncelikli olmasıdır. Bu koşullarda görünen şu ki, dünya nüfusunun üremeye değil, fakat mutlak “üretmeye” gereksinim duyduğu kaçınılmazdır.
                                                                                          Araştırmacı Yazar Nimet Erenler Gülkökü

TOPLUM VE DÜNYA NEREYE GİDİYOR?             

Son günlerdeki gazete ve televizyon haberlerini izlediğimizde; Dünya’nın ve insanların yaşadığı olumsuzluklar oldukça düşündürücü. Nasa, 2010 yılını “Dünya Afet Yılı” olarak ilan etti. Doğadaki bu büyük değişim; yanardağların harekete geçmesi ile oluşan patlamalar, tsunamilerin ve depremlerin sıklığı, aşırı yağışlar nedeniyle oluşan can ve mal kayıpları, güneş patlamaları nedeniyle oluşan etkiler Mayalar’ın 2012 kehanetini akıllara getiriyor. Tabii ki Kur’an’daki, son kıyametin sesle geleceğini bildiren ayetler de adeta Maya kehanetini doğrular gibidir. Pekiyi, o zaman insanlar ve yeryüzündeki tüm canlılar bu süreçten nasıl etkilenmekte ve etkilenecektir? Dünya’nın manyetik alanının değişmesinden etkilenen kuşlar ya da bu manyetik alan ile ilişkili yaşayan diğer canlılar, bu durumdan nasıl etkileniyor? Tabii ki, topluca telef olarak!  Bundan dolayı türleri ciddi bir tehdit altındadır.
İnsanlar ise bu manyetik bozulumdan karmaşık bir şekilde etkilenmektedir. 1962 yılında girilmiş olan Foton Kuşağı, son dönemlerde zirve yaparak etkisini işte böyle göstermektedir.Foton Kuşağı etkilerini, doğa ve insan üzerinde böyle gösteriyor. Pekiyi, bu konu insanlar tarafından ne kadar bilinmektedir? Hollywood (Amerikan Sinema Sektörü), bu bilgiyi kullanarak gişe rekorları kırarken, insanlığa nasıl bir farkındalık katıyor acaba? Bu konular, içeriği hakkında halkın dikkatini çekmek ya da neler yapılabileceğini öğretmek yerine paraya dönüştürülmektedir. İnsanlık sürekli tüketilmeye ve kendi kendini tüketmeye koşar adım götürülmekte ve gitmektedir. Kur’an’da, son kıyametin insan eliyle olacağı uyarısı açıkça belirtilmekte ve bu vaktin; bina ve zinaların arttığı zaman olacağını yazmaktadır. Adı Mayalar olsun, ya da Kur’an olsun; kadim bilgiler bizlere olabileceklerin haberini veriyorlar.
Dünya’nın da içinde bulunduğu ve yaklaşık her 26.000 yılda bir gerçekleşen bu döngü, aynı zamanda yeni bir çağın da başlangıcı. Giderek artan bu negatif enerjide her birimizin payı var. Dünya Anne’yi kendi arz talep ve ihtiyaçlarımızı gerekçe göstererek tüketmekteyiz! Yalnızca onu değil, kendimizi de tüketmekteyiz. Yedi milyara ulaşan dünya nüfusu, kapasitesinin sınırlarında dolaşıyor. Doğa verdiğini geri almasını da bilir. Onun yasaları insanların yasalarından kuşkusuz daha güçlü. Bizler ise ancak uyumlanarak var kalabiliriz. Sorunumuz, buna ne kadar uyumlu olduğumuz?
İnsanlık çoğalarak değişti; ancak acaba gelişti mi?
Bu soruyu herkes kendine yöneltir ise, gelişime ne kadar katkıda bulunup bulunmadığını da görebilecektir. Tabii ki, soruyu samimi sorabilmek koşuluyla.
Sizlerle paylaştığım bu ilk köşe yazımda; bu ve buna benzer konuları paylaşacağız. Sizden gelecek sorular da bu paylaşımı daha anlamlı kılacaktır
  Araştırmacı ve yazar Nimet Erenler Gülkökü
                                                                                                           nimet.erenler@hotmail.com

14 Ocak 2012 Cumartesi

Bir Kadın mı Olmak, Bir Dişi mi Kalmak?

Bir Kadın mı Olmak, Bir Dişi mi Kalmak? 

Kadınların eşlerinden, sevgililerinden, erkek kardeşlerinden, babalarından gördükleri şiddet on yıllardır gündemde. Ölen, öldürülen, ağır yaralanan, tacize uğrayan, töre cinayetlerine kurban edilen kadınlar...

Kadın sığınma evleri ve “Kadınlar şiddet görmesin” sloganları ve bu konuyla ilgili sivil örgütler, destek veren sanatçılar, yazılı ve görsel basındaki şiddet karşıtı tüm çabalar öyle görünüyor ki, bir sonuç vermemektedir. Bütün bu çabalara ve alınan yasal önlemlere karşı kadınların muhatap kaldıkları bu sorun azalacağına giderek tırmanmaktadır. Pekiyi, bu kadınların suçu nedir? Biat, itaat ve riayet etmedikleri için midir? Ortada bir kadının eşinden ya da sevgilisinden ayrılma kararı aldığı için öldürülerek intikam almayı gerektirebilecek nasıl bir suç vardır? Pekiyi, bütün bunlar bir seferde mi ortaya çıkmıştır? Elbette ki, hayır. Bu anaerkil süreçten ataerkil sürece geçildiği dönemlerde giderek dejenere olmaya başladığı, uzun bir dönemi kapsamaktadır.

Eğer ortada bir suç var ise ve işlenmişse, önce biz kadınlar kendimize dönüp bakarak bu durumun oluşmasına ne zaman ve nerelerde zemin hazırladık; bu oluşan tohumları ne zaman ektik; dönüp buna bakmamız gerekmez mi? Zira unutmamalı ki, o erkekleri dünyaya getiren de bir kadındır.

Kadın; doğanın yaratıcı gücünün bahşedildiği ve içinde tanrısallığı barındıran en mükemmel varlığıdır dersek, herhalde hiç de abartmış olmayız. Bu, erkeğin önemsizliği anlamında değildir. Erkek de, var olan potansiyeli devinime geçiren bir güçtür. Kadının içinde barındırdığı bu yaratıcı gücünün, aynı zamanda yok edici özelliğini de taşıdığı unutulmamalıdır.

Bir sorunun çözülebilmesi için o sorunu oluşturan nedenleri ve süreçleri bilmek gerekir. Her birimiz yek diğerimizi suçlayarak sorunları çözemeyiz ve çözülmeyecektir de. Kadın, kâdim dönemlerde yaratıcı özelliğinden dolayı tapınılandı. Bu gün hacca giden hacılar Mekke'de Hacer-i Esved taşına alınlarını sürüp öperken aslında kadının yaratıcı gücüne tapınmaktadırlar. Zira secdeye dururken Kıble'ye dönmek, eski Kibele kültünden gelmektedir. Bu çok eski bir tapınma şeklidir. İslam'dan çok eski olmasına rağmen günümüze kadar devam eden bir ibadet şekli olagelmiştir. O halde daha da geriye gidersek; Tanrılar Meclisi'ne bütün dişisel yeteneğini kullanarak girmeyi başaran İnanna'yı görebiliriz.Sümer mitolojisindeki İnanna, Yunan mitolojisinde güzellik tanrıçası Afrodit'e oradan da günümüzdeki barbi bebeklere düşürülmüştür. Oysa tarihte ve mitolojilerde sembolize edilen bir kadın daha vardır ki O, insan-ı beşerin doğumuna aracılık eden Başhemşire statüsündeki Ninhursag'tır. Lakabı “Koca İnek”tir. Bu bilge kadın figürü, Anadolu'da kadın analar olarak devam ederken kendilerine “Hemşire” diye hitap edilirdi. Bu hitap şekline rastlamak hala mümkündür. Ninhursag bir dişi değil bir “Kadın”dır. İnsanlığın gelişimi için kendini adayan bir tanrıçadır. İşte Ninhursag'dan sonra İnanna dünyanın cazibesine kapıldığı gücünü yaşamak uğruna dişiliğini öne çıkarmaktan çekinmemiştir.

Ta o dönemlerde dişi enerjinin tohumları yeryüzünü etkilemeye, sarmalamaya ve bu dişi enerji kendi yörüngesine çekmeye başlamıştır. Artık kadının rakibi kadındır. Oğullar, dişi enerjisi etrafında korunduklarını sevildiklerini sanırken ana tanrıçının isteklerine, tutkularına ve hırslarına hizmet ettiklerinin farkında bile değildirler. Çünkü şeytan en güzel yüzüyle görünmektedir! Bu dişiler oğulların büyümemeleri için onları hep kendilerine muhtaç yetiştirirler. En güzel yemekleri onlar için pişirir, en temiz yatakları onlar için sererler. Bunun adını da sevgi koyarak, bir de borçlandırırlar.

İşte dünya bu dişi enerjiye öyle bir uyumlanmıştır ki, artık bütün gerçeği orasıdır.Çocukluğunu dişi annesinin etkisiyle geçirken büyüdüğünde yerini dişi kadını almıştır.

Her dişi bir kadın değildir. Ancak her kadın içinde dişi yönünü barındırır. Kadın bir kavramdır. Bu kavramı anlayabilmek ve yaşayabilmek için; akıl, bilgi, birikim, deneyim en önemlisi gelişmiş bir bilinç gerektirir. Beraberinde bu bilince taşınabilmek zorlayıcıdır ve emek gerektirir. İşte buna cesaret edemeyen bir dişi, yalnızca tek yeteneğini aktive ederek istediği sonucu elde etmek ister. En ucuz en kolay ve en kestirme yöntemiyle. Sonuçlar ortadadır ve yaşanmakta, yaşatılmaktadır.


Söylenmesi ve yapılması gereken çok şey vardır. Şayet, üzerimize giydiğimiz giysilere gösterdiğimiz ilgi kadar beynimizin gelişmesine özen gösterebilirsek, toplumu saran bu yok edici enerjiyi elbirliğiyle dönüştürebilir ve işte ozaman hakettiğimiz yere kendimizi taşıyabiliriz. Bir Kadınla bir dişi arasındaki en belirgin fark: Bir kadın; üreten, gelişen ve gelişmeye aracılık ederken onursal değerlerini koruyabilendir. Bir dişi; hırs, turku, istek ve arzularına yönelik, yalnızca alacaklarının hesabını yapan ve aslında tükenirken, tüketendir. O nedenle kimseye kızmayalım, kimseye hesap sormayalım. Çünkü kızılacak ve hesap sorulması gereken bizzat içimizde müsade ettiğimiz ve yarattığımız canavarın kendisidir. Bu yazıyı Zen ustasının bir sözüyle noktalıyorum: “Sizin size yapılmasını istemediğiniz bir şeyi size kimse yapamaz. Şayet yapılmışsa, siz müsaade ettiğiniz içindir.”

Yazan:Nimet Erenler Gülkökü 25 Temmuz 2011
2012 MAYA KEHANETİ GERÇEKLEŞİYOR MU? 
1952 yılında Meksikalı arkeolog Alberto Ruz, yine Meksika'nın Chiapas bölgesinde bir yeraltı mezarı keşfeder. Bilim adamlarına göre bu mezarın Kral Pacal'ın (Pakal) mezarı olma olasılığı yüksek ihtimaldir. Sembollere göre bu kral; Palenque'de doğmuş, 12 yaşında Maya İmparatorluğu'nun başına geçmiş ve 80 yaşına kadar görev yapmıştır. İşte bütün sır kral mezarının bu lahit kapağının deşifrasyonundadır. Lahit kapağında işaret edilen yerler birleştirildiğinde, ortaya şu ifade çıkmaktadır: “4 Ahau 3 Kankin”(Maya takvimine göre). Çevirisi ise (Miladi takvim olarak): “21 Aralık 2012”dir. Günümüzden yaklaşık 3000 yıl önce yazılmış olan bu tarih neden ve niçin verilmek istenmiştir? Acaba gerçekten insanoğluna bir mesaj bırakmak ya da hatırlatmak mı istediler? Kur'an'da geçen ayetlerdeki “Sur'a üflenecektir.” ifadeleri ile Maya kehanetindeki bu hatırlatmanın, çarpıcı bir benzerlik içerdiğini görmemek mümkün değil. Mayalar bu mesajlarıyla kıyamet gününü işaret ederken; Kur'an'da geçen “Sur” içerikli ayetlerde de kıyametin sesle geleceğini işaret eder. Ancak kıyamet; “kıyam”dan gelir. Kıyam ise “uyanma ve ayağa kalkma” anlamındadır. Şayet uyanıp ayağa kalkılamaz ise, işte o zaman kıyamet kopabilir. Peki uyanmak nedir? Bunun “Sur” ile ilişkisi var mıdır? “Sur”; sesi, titreşimi ya da bir frekansı işaret eder ve tanımlar. İşte bu frekansın tam zirvesinde yer almaktayız. Çünkü Güneş Sistemi'miz, Samanyolu Galaksisi'ndeki yaklaşık 26.000 yıllık döngüsünün son evresini tamamlamak üzere girişini yapmıştır. Bundan sonraki süreç ise, tam 2150 yıl sürecektir. İşte bu sürecin adına, Foton Kuşağı denmektedir. Gelen tüm titreşimlere uyumlu bir frekansta olmamak, bu etkilere maruz kalmak anlamına gelebilir. Ancak gelişmiş bilinç seviyesi ile bu frekansa uyumlanmak da mümkün olabilir. Aslında bu bir aydınlanma , uyanma, ayağa kalkma çağına girişin işaretidir. Bu güçlü frekanslardan yerküremiz de payını almaktadır. Son yıllarda tüm dünyada gelişen doğa olayları (depremler, volkan patlamaları, tsunamiler gibi), eksen kaymaları bunun en belirgin kanıtı olmaktadır. Öyle ki, Nasa, 2010 yılını “Dünya Afet Yılı” olarak ilan etmiştir. İnsanlar üzerindeki etkiler ise, foton kuşağının etkilerini dönüştürecek bir bilinç olmadığı için; gelen enerjiye uyumlanamama dolayısıyla giderek artan kin, nefret, öfke, hırs, değerlerin hızla yok olduğu, dejenerasyonun had safhaya ulaştığı ve işlenen cinayetlerin önüne geçilemediği, çıkarlar için yapılan her türlü davranışın kol gezdiği bir hale gelmiştir. Kısacası dünya ve insanlık; kirlenmiş ve kirletilmiştir. Bu kirlilikten nasıl kurtulabiliriz? Bunun için gereken zamanımız kaldı mı? Şayet önümüzdeki 2150 yıllık aydınlanma sürecini iyi değerlendirebilirsek tekamül planında bir sıçrama şansını bulabilir miyiz? Bu her insanın “Ben”i için değil, “Kendi”si için yaptıklarıyla sınırlı olacaktır. Dolayısıyla kendisi için hiç bir şey yapmamış biri, başkaları için bir şey yapamayacaktır. Burada tek çaremiz sistem tarafından unutturulan içsel değerlerimiz ve ruhsal varlığımızın farkına varmaktır. Bu uzun soluklu yolculuk; bilgi, birikim, deneyim, akıl ve idrak ile, gelişmiş bir bilinç ve şuur ilişkisiyle kavranabilir.Bu yönümüzün ortaya çıkabilmesi için bize engel olan tek düşman “Ben”imizdir. Sistem, insanları “Ben”leriyle vurmayı çok iyi bilmektedir! Reklamlar, diziler, moda, vs.. gibi noktalara dikkatlice bakıldığında bu görülecektir. Doğa ve Evren yasaları yaratıcının bir yansıması ise, bütün işaretlerini ayan beyan vermektedir. Gerçekten uyanma ve ayağa kalkma çağı gelmiştir. 2012 yılında tüm insanlığın Dünya'da olma sebeplerini hatırlayıp, ürettikleri değerlerle hayatlarına bir anlam yüklemelerini dilerim. Not: (Geniş bilgi arayanlar için) Yukarıda bahsedilen Sur içerikli ayetler ile Maya Kehanetini anlatan bölüm; kaleme aldığım “ Kur'an-ı Kerim'in Apocrypha'sı” adlı eserde yer almaktadır. Araştırması Yazar Nimet Erenler Gülkökü.
 24.Aralık. 2011